14 Mart 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 14.03.2012


Merhaba sevgili Muşamba toplumu,

Dün kapkara bir haber ile sadece ülkemiz tarihine değil, insanlık tarihine kapkara bir leke daha sürülmüş oldu. Aslında, o leke 19 yıl önce sürülmüştü ama, dün 'temizleriz, bu lekeden kurtuluruz' sanmıştık. İz bırakacak olsa da… Öyle olmadı. 37 kişinin yanarak can verdiği Madımak olayları, zaman aşımı nedeniyle tarihe gömüldü, gitti. Dava düştü.


Bu kara haber ile birlikte benim de tansiyonum düştü. Bunu gören iş arkadaşımın ayağı takıldı, kızcağız yere düştü. Zaman aşımı kararını duyan halk, sokaklara, yollara düştü. O esnada bir başka sebeple borsa düştü. Borsa beni ilgilendirmez, insanlık ayaklar altına düştü. Düşen, dava değil insanlığımızdı, namusumuzdu, adaletimizdi, hukukumuzdu.

Bir yandan tüm TV kanallarında başbakanın meclisteki grup toplantısı yayınlanmaktaydı. Başbakan, Sivas olaylarına hiç değinmedi, yüzüm düştü. Davanın düşmesini protesto edenlerin yaptığı eylemde, kalabalığın üstüne biber gazı sıkıldı (Her ne hikmetse, Madımak’ı yakanların üstüne sıkılmamış, olayı güvenlik güçleri izlemekle yetinmişti), bu haber medyaya çok geç düştü; konu, kısa geçildi.

Davanın düşme haberi, anında Twitter’a düştü; #sivastazamanasiminahayir, “tt” oldu. Birkaç saat içinde mesele unutuldu, Twitter’dan düştü. Belki de birilerinin müdahalesiyle mevzu da zaten gündemden düştü.


Sivas konusu gündemden düşünce benim de içime bir şüphe düştü. Ne çabuk tüketir olduk her şeyi, dedim. Bir haberi protesto etmeyi bile tüketilecek bir meta haline getirdik, konuştuk; bitti, dedim. Çekirdek gibi çitleyip attık, dedim; çekirdek kabukları yerlere düştü. 

Bu haberler konuşulurken, Konya’da eğitim uçuşu yapan bir F-5 uçağımız düştü. 'Yıldız' pilotumuz şehit oldu; pilotun ailesinin ocağına ateş düştü; ateş, düştüğü yeri yaktı. 

Avrupa’nın en büyük adalet sarayını yapıyoruz diye övüneduralım, adalete olan güven halk arasında ne yazık ki düştü. Pankart açan gençlere 15 yıl veren adalet, 35 kişiyi yakanların davasının defterini kapatınca, o gençler de bir anda gözden düştü.

Ben Muşamba için komik ve eğlenceli şeyler yazayım diye yırtınırken gülmek, eğlenmek, gündemimde geriye düştü.


Çok mu düştüm üzerinize? Dilinizden düşürmezsiniz artık beni. Düşe kalka geçinir gideriz.


Gökten üç elma düştü: Biri Adem ile Havva'ya, biri Newton'un kafasına, biri de Steve Jobs’a… Apple’ın değeri 515 milyar dolar olmuş. Hayırlı olsun. Yeni iPad de piyasaya daha yeni düştü.

Keşke bütün olan biten, ben uyurken yaşanmış olsaydı da uyandığımda “Tüm bunlar birer düştü” diyebilseydim.

Düşenin dostu olmaz.

“Karanlığa küfredeceğine bir mum yak!” sözü vardır Çinlilerin. Oysa Sivas’taki olay tam tersi cereyan etti; karanlığı isteyenler ateş yaktı; biz şimdi ateşe küfrediyoruz. Ateşten korkutuyorlar bizi. Bir mum dahi yakmayalım, karanlıkta kalalım diye…

8 Mart 2012 Perşembe

MUŞAMBA 08.03.2012


Sevgili Muşamba,

Bu hafta yazımızı perşembeye erteledik. Neden mi? Çünkü dün yazıyı yazıp, ekleyip, gönder tuşuna basmayı unutmuşum. Tıpkı, fırına yemeği koyup açma düğmesine basmamış bir ev hanımı gibi, yemeğin pişmesini beklemişim saatlerce. Hehe, şaka şaka. Yok öyle bir şey. Dünya Kadınlar Günü’nü bekledim.


Sabah işe geldim, masamda kırmızı bir karanfil, kapında sırılsıklam, görürsen bir gün şaşırma. Sana sarı laleler aldım Japon pazarından… Neyse, gözünüz kalmasın. Sağ olsunlar, bu iş yerinde kadınları unutmuyorlar. Yılda bir gün çiçek verip gönlümüzü hoş ediyorlar işte.

Oysa kadınlar, yılın diğer günleri her türlü şeye maruz kalıyor şu hayatta, öyle değil mi? Memlekette kadının hali içler acısı. Bir toplum ne zaman adam olur, biliyor musunuz? Kadınları ihya olduğu zaman... Okuma yazma bilmeyen, aile içinde ve dışında şiddete maruz kalmayan tek bir kadın bile kalmadığı zaman… Çünkü, topluma yeni evlatlar kazandıran da kadınlar. İki üç tane sığınma eviyle, mahalle arasına göstermelik el sanatları kursu açmakla ihya olmaz kadınlar. Zihniyet değişmeli. Bunun için de yasalarda ciddi değişiklikler yapılmalı ve bunlar topluma çok iyi anlatılmalı.

Neyse ki kadına şiddet uygulayan kişilere elektronik kelepçe veya bileklik takılmasına imkan sağlayan kanun tasarısı, TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Tabii, uygulanabilirse… Zaten önce tasarının cumhurbaşkanının onayında geçip yasalaşması gerekiyor. Şimdiden hayırlı olsun. Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.

* * *

Bu kış sesim mahvoldu. Her geçen gün biraz daha çatallandı, en sonunda rahmetli Laura Branigan’a benzedi. "You take my self control" dediğimde fark ettim. Önce, “Dumandan gevremiş, tütsülenmiş sesimle Adele'e rakip olabilirim. Eurovision’da Can Bonomo'ya vokal mi yapsam?” diye düşündüm. Çünküm, ne yazık ki uykuda geçirdiğim süre haricinde bütün gün etrafımda fosur fosur sigara içiliyor, İstanbul'un havası zaten duman… Duman da benim sesime iyi gelmiyor. Zaten Duman gurubunu da sevmem. Yazın gayet iyiyim. Kaloriferler yanmaya başladığından beri buğulu bi' sese sahibim. Tahriş edici…


Sigara demişken, Türkiye'de 1925 yılında 2 milyar 420 milyon adet olan sigara tüketimi yıllar içinde atarak 1999 yılında 114 milyar 400 milyon adete ulaşmış. Sigara tüketimi, 2000 yılından itibaren başlayan düşüşle 2011 yılında 91 milyar 210 milyon âdete kadar gerilemiş. Vay arkadaş, sigara içmesek demek ki memleketin havası daha temiz olacak, heee.

Bu arada, bilmiyorsanız söyleyeyim: Alkol ve sigara birlikte içilirse daha zararlı oluyor; ağız içi, gırtlak, yemek borusu, karaciğer ve pankreas kanserlerine davetiye çıkarıyormuş. İçmeyin diyoruz o kadar, boşuna demiyoruz. İlla birilerinin akciğerlerinizi dışarı çıkarıp size göstermesi lazım, değil mi? Bakın, sahte alkol üreticileri bile sizi sizden daha çok düşünür olmuş. İnsafa gelmişler, millet ölmesin, sürünsün diye sahte içkiye daha az alkol, daha fazla su katmaya başlamışlar.

Sahte alkol üreticilerini tutuklamışlar, hapse koymuşlar. Ortaçağ usulü endüljans satanları da tutuklamışlar. Fakat bence, cennetten tapu alabileceğine inandığı için para ödeyenleri de tutuklamalılar. Adam, 'cennetten arsa veriyoz, ev veriyoz!' diye 11 kişiyi kandırıp, 6 milyon lira çarpmış. Her saf, kendi uyanığını yaratır. Ona inananın hiç mi suçu yok? Üstelik, o 11 kişiden biri de emekli öğretmen. Onca insan yetiştirmiş. Bu saflıkla, ne olacak bu memleketin hali, şahsen çok merak ediyorum. Kesin başıma bi'şey gelecek. Ne de olsa, insanın başına ne geliyorsa ya meraktan ya da...

Muşamba’yı bitirirken sizi kargalarla baş başa bırakıyorum. Candan Erçetin'in uyanık olmayı öğütlediği şarkısı... Bugünlerde dikkatle dinlemeye ihtiyacımız var. Gözlerimiz net görmez oldu sevgili Muşamba. Hakemin gözüne gözlük! They take our self control, diyorum size inceden. Öperim yanağınızın kulaklarınıza yakın kesiminden. Yer yer ıslak öperim.



P.S: Sol üstte yer alan ankete de bir tık atalım plz.

4 Mart 2012 Pazar

PAZAR SENFONİSİ



Pazar akşamı, Yalova'dan feribotla Yenikapı'ya geliş: 75 dakika. Yenikapı'dan Taksim'e geliş: 15 dakika. Taksim’den Beşiktaş'a geliş: 30 dakika. Sebep: Beşiktaş-Trabzonspor maçı. Maçı sadece kadınlar ve çocuklara açtıkları için ortalık genç kızlar ve birkaç anne kaynıyordu. Taksim Meydanı, bu kadar kadını bir arada görmemiştir. ‘Sporun güzel yüzü’ diyelim buna. Beşiktaşlı kızlardan bazıları türbanlıydı. Trabzonsporlu kızların ise sadece birkaç tanesinin başı açıktı. Neymiş? Maç sadece kadın ve çocuklara açı olsa da, trafik çilesi bitmiyormuş.

* * *

Eğitim sisteminde 4+4+4 modeli, bence AKP’nin aleyhine olacak. Neden mi? Şimdi birçoğumuz, çocuk işçiliği artacak, okula devam azalacak, kızlar kocaya verilecek, okuldan alınacak, imam hatip liselerine girişin yaşı küçülecek, dindar/yobaz nesiller yetişecek, diye endişeleniyoruz ya? Bundan endişelenmesi gerekenler, aslında bu sistemi en çok isteyenler olmalı. 8 yıllık zorunlu eğitim yokken, okullaşma oranı daha düşüktü. Kızlar erkenden okuldan alınıyor veya okutulmuyor, evlendiriliyordu. Çocuk işçiliği daha fazlaydı. Bu da toplumun en alt kesimlerinin bazı imkânlara erişimini engelliyordu. Ancak, eğitimde fırsat eşitliğiyle beraber, toplumun en alt tabakasındaki/en uç kesimlerindeki çocuklar bile ortaokul, hatta lise okudu; daha fazla kız okula gitti, erken yaşta evlendirilmekten kurtuldu; daha az çocuk küçük yaşta çalışmak zorunda kaldı. Bu da daha fazla sayıda gencin meslek sahibi olması, makûs talihini yenmesi, daha iyi bir geleceğe kavuşarak ailesini de kurtarması gibi fırsatların önünü açmış oldu. Şu an AVM’lerde tüketerek ekonomiye can veren bir yapay orta sınıf varsa bu, biraz da bu sistemin eseridir. Çocukları 10 yaşında kendi yolunu çizmeye bırakır, ailelerin kız çocuklarını okuldan almasına, erkekleri çalıştırmasına veya evlatlarını din eğitimi alsın diye imam hatiplere göndermesine sebep olursanız ne olur biliyor musunuz? İleride erişemedikleri, mahrum bırakıldıkları her fırsat ve olanak için sizi suçlarlar. “Toplumun marjinlerinde kaldık, alt sınıftık, hep böyle kalacağız, bizi buna mahkûm eden elitler utansın!” diyerek sizi suçlarlar. Tam da ‘ülkeyi elitlerin boyunduruğundan kurtardık’ derken çok küçük yaşlarda çocukları eşitlikten mahrum bırakırsanız bu toplumu yine o hiç sevmediğiniz elitlere mahkûm edersiniz. Çünkü imkânı olan ve biraz eğitimli her aile (geçmişte ‘elit’ olarak nitelendirilen aileler), çocuğunu üniversiteye kadar okutacak ve meslek sahibi yaparak iş hayatına hazırlayacak. Ancak, eğitimini tamamlayamamış gençler, ne yazık ki, iş bulmakta zorluk çekecek; imam hatipliler de ilahiyat okumak zorunda kalacak ve iş dünyasında, yeterince donanımlı olamadıkları için, kendilerine yer bulamayacaklar. Her ilde üniversite kurularak amaçlanan diplomalı toplum yaratma projesi de sekteye uğrayacak. Şimdi tekrar düşünelim: Dindar nesil yaratmak mı daha iyi olur, meslek sahibi olabilecek nitelikte bir nesil mi?

* * *

Cumartesi akşamı kapımı zorlayarak evime girmeye çalışan hırsız! Evet sen, soldaki esmer ve siyah montlu olan! Muvaffak olamadığına sevindim. Çünkü kapıyı açıp içeri girdiğine, inan, değmeyecekti. Performans/ganimet değerlendirmesinde düşük puan alan bir ev seçmişsin. Ölçek ekonomilerinde 1 birim mal üretmekle 1000 birim mal üretmek aynı maliyete çıkıyorsa, 1000 birim üretirsin, değil mi evladım? Senin için de benim evime girmenle çok fazla ganimet toplayacağın bir eve girmen aynı maliyet, ancak elde edeceğin sonuç çok farklı. Ha, benim eve giremedin, git şansını başka yerde dene, demiyorum sana. Fakat eminim ki şu hayatta çalmadan da yapabileceğin güzel işler var. Üstte yer alan, eğitimle ilgili yazımı senin için yazdım. Küçük kardeşin de senin gibi olmak zorunda kalmasın diye... Kendine saygını asla kaybetme, bu işleri kendine layık görme. Senin atanla benimki aynı. Ben o  kadar aciz değilsem, sen de o kadar aciz olamazsın!

29 Şubat 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 29.02.2012


Ey Muşamba milleti,

Aşağıda yazılanı iyi oku. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi diye değil, ibretlik bir paylaşım olduğu için diyorum. 
Atatürk yaşasaydı ve Facebook’ta bunu paylaşsaydı, “like” ede 
ede, “share” ede ede bir hal olurdunuz. Okullardan 
kaldırılması düşünülen hitabe diyor ki:

Ey Türk Gençliği!


Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.


Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.


Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Şimdi durup dururken bunu neden mi paylaştım? Canım istedi. Eğitim sistemi yine değişiyor arkadaşlar. E, haklısınız, “İki senede bir sistem değişir mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Değişir. Değişmek zorunda kalacaktır, çünkü zaman hızla akıp giderken teknoloji, bilgiye ulaşma biçimimiz ve düşünce yapılarımız da değişiyor. Yani, bir sistemi ilelebet sürdürmek için ısrar etmek büyük hata olur. Buraya kadar anlaştık. Ama 8+4 mü, 4+4+4 mü, ilk dört seneden sonra ne olacak, gibi muğlak konuları netleştirirken, toplum vicdanına da kulak vermek gerekiyor herhalde. İçinden çıkılmaz bir hal aldığı için ben de üstünde kafa yormayı bıraktım. Durumun vahametini anlamak için üstteki paylaşımı bir kez daha okumanızı tavsiye ederim. Eğitim sistemi parçalara bölünerek ülkenin getirilmek istendiği bir nokta olsa gerek sevgili Muşambacılar, değil mi? Muhtaç olduğunuz kudret, beyninize takılacak çipte yer almadan önce, Atatürk’ün bilmem kaç yıl evvel yaptığı uyarıya kulak vermekte fayda var.



Asteriks hüptrix popderix

Kadınlar arasında bir Biscolata efsanesidir gidiyor. Ne erkekler onlar ama! Her biri Adonis! Aman yalebbim! Erkeklerin sinirini kaldıran reklam. N'oldu? Zorunuza mı gitti beyler? En dandik ürünün reklamında bile çıplak kadınlar, ilik gibi vücutlarıyla kol gezip size göz banyosu yaptırırken, siz karılarınızın, sevgililerinizin yanında o vücutlara ağız sulandırırken iyiydi, değil mi? Kadınlar da doğru dürüst erkek görünce hepinizin foyası meydana çıktı. Kel, göbekli ve bıyıklı olduğunuzu hatırladınız ve kıskandınız değil mi. Hepiniz reklama b*k atıyorsunuz. Gerçek değillermiş! Sizin ağzınızın suyunu akıtan kadınlar da gerçek değil o zaman. Gerçek olan kadın, aha da resimdeki teyzedir. Kapmış gül gibi delikanlıyı. Kanlı canlı kavramış abiyi. Olay budur. Helal olsun teyzeme!




Pastörix  tetrix matrix

Kadınların bu evlilik düşkünlüğü meselesi beni benden alıyore. Her kadın aynı değil tabii. Ben de bir kadınım, ama evlenmeyi hayatının amacı edinmiş kadınlar garibime gidiyor. Onların başka niyeti olduğunu düşünüyorum. Keza, bunu da evlenme programlarında görüyoruz. Eş değil finansör arıyor hatunlar. Oraya gelmeden önce tembihlenmişler adeta. “Çulsuzsa gitme aman, parası, evi varsa fare de olsa git!” Sonuç ortada. Bir gram abartı yok bu karikatürde yemin ediyorum.



Bomba bomba bomba



Biraz da çevremizin sesini dinleyelim. Amerika, dünyanın öbür ucuna elini uzatır, İran'ı atom bombası yapmakla, dünya güvenliğini tehdit etmekle suçlarken kendi yediği naneyi görmezden geliyor. Ama biz alıştık, değil mi? Amerika bu, yapar. Hepimizin boğazını keser, sonra uzakta birisi bıçakla bir başkasını tehdit ettiğinde kahraman kesilir ve hem bıçak tutan kişiyi hem de boğazına bıçak dayanmış kişiyi öldürür. Sonra da "Yes, we can" der. "Demokrasiyi getirdim hehe" der. Eyvallah Amerika, sağ ol. Sen de olmasaydın kim nükleer deneme yaparak dünyanın anasını belleyecekti? Tabii, bir tek sen değilsin günah keçisi. Diğer ülkelerin ettiğini de yadsımamak lazım. Yaptıkları nükleer denemenin sayısı kadar bombayı atmalarına hiçbir zaman gerek olmayacak oysa. "Birisi bomba atar da dünyayı yaşanmaz bir yer yaparsa ne yaparız!" deyip zaten her gün bombalıyorlar anasın satayım. Bu adamlarda ne kafası var, harbiden merak ediyorum.

Ha, bir de bunlar yetmezmiş gibi, İran'ın uranyum zenginleştirme projesinden ödleri patladı. İyi de, o adama uranyumu zamanında siz vermişsiniz. Hem siz yaparken iyi, başkası yapmasın mı? Oldu canım!

Ha, bir de işin öteki yüzü var: Ne hikmetse, Akademi de gitti Oscar’ı İran'a verdi, şaştım kaldım. Bir nevi baltaları gömme operasyonu muydu acaba? İsrail'in de bir filmi adaydı, ama ödülün İran'a gitmesi şaşırtıcı, hatta süprik. Stratejik bir karar olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle tarafsız değil.

Of yahu, bu hafta ne çok siyaset yaptık düz ovada, ayak üzeri. Gelin, biraz da dağda siyaset yapalım. Kış bitmeden dağlara gidip kayalım. Zaten bu kış uzun geçeceğe benziyor. İstanbul’a yılın beşinci karı yağdı ve her yer buz. Nisan sonuna kadar kayılır dağlarda, ben size diyim beybi.


Dipnot: Bugün 29 Şubat diye iğrenç espriler yapmaya kalkmayın. Dört yılda bir gerçekleşen bu duruma biraz saygınız olsun lütfen. Dünya, Güneş'in etrafındaki dönüşünü kolay kolay tamamlamıyor. Ne badireler atlatıyor, bilseniz...

22 Şubat 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 22.02.2012



Ey Muşamba ahalisi! Nasılsınız bugün? Geçtiğimiz bir hafta boyunca ne yaptınız kendiniz ve sevdikleriniz için? Ya ülkeniz için? Gazete okudunuz mu? Okumadıysanız hiç okumayın zaten. Basılı gazetelerin hepsi yandan yandan vurur olmuş. Şöyle karşıdan bakan bir tane gazetemiz kalmamış, affedersiniz. En iyisi mi, internetteki birkaç tarafsız haber portalını seçin siz. Gözümün akıyla sarısını ayırın, akını poğaçanın içine, göz bebeğimi üstüne kullanın. İyyy, iğrençsiniz!

İstanbul seni döver sen beni döversen

İstanbul çok pahalı bir şehir oldu çıktı. Dün Beşiktaş'tan çift katlı ekspres otobüse bindim. Hakikaten ekspres ha! Duraklarda durmuyor, sadece ‘yolcu varsa alırım belki’ diyerek yavaşlıyor. Yolcu yoksa tekrar hızlanıyor. Avrupa Konutları-Kabataş hattıymış. Levent’ten geçiyor diye bindim. Resmen geçirdiler bilet ücretini. 2,95 tee lee gitti İstanbul Kart'ımdan. Öğrenci indirimli 1 liraya gittiğim yola 3 katını verdim. Ha bu da bize ders olsun!

İstanbul’da sadece ulaşım değil, her şey pahalı. Attığın her adıma depozito ödüyorsun, geri adım atınca paranı iade ediyorlar. Kiraya, suya, yemeğe, eğlenceye dünyanın parasını harcıyoruz. Sırf "İstanbul'da yaşıyorum, uluslararası bir firmada departman şefiyim" diyebilmek için şu eziyeti çektiğimize inanamıyorum. 15 milyon enayi yaşıyor bu şehirde.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederken peygamber efendimizin vasiyetini yerine getirdiğini düşünüyordu. Nereden bilebilirdi İstanbul'un gün gelip de ırzına geçileceğini, kalbine kocaman kocaman hançerler sokulacağını, kirletileceğini, ayarıyla oynanacağını? O sandı ki yedi cihana buradan hükmedecek, İstanbul'un önünde tüm cihan devletleri saygıyla eğilecek, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti ve dünyanın finans merkezi olacak, 2016 olimpiyatları burada yapılacak. Zaman makinesiyle şehrin şimdiki halini ziyaret etme şansı olsaydı bence almaktan vazgeçerdi Fatih, İstanbul'u.


Fatih demişken, Fetih 1453 filmi de vizyona girdi; hayırlı uğurlu olsun. Gişelerdeki yoğunluk azalsın ben de gideceğim izlemeye. Görüşlerimi paylaşırım. Şu an çok yoğun bir ilgi var filme. İzleyenler beğeniyor, eleştirmenler de filmi topa tutuyor. Neymiş? Kendimizi övüp düşmanı aşağılıyormuşuz! Siz hiç düşmanı yücelten bir savaş filmi gördünüz mü? Amerikalılar, madara oldukları Kore ve Vietnam maceralarını anlattıkları filmlerde bile düşmanlarını yerden yere vururlar. Kimsenin de sesi çıkmaz; hatta o filmlere Oscar verilir. Atalarımız Orta Asya'dan geldiğinden beri ilk kez bir fetih filmi yapıldı memlekette, onu da yerden yere vurdular. Yazıklar olsun! Hepinizin üstüne muşamba örtesim var. Orta Asya, Orta Asya olalı böyle eziyet görülmedi!

Türklüğü aşağılamak, benim çocukluğumda yaşadığımız toplumsal aşağılık kompleksinin dışavurumu haline geldi. Ezelden beri nedir bu aşağılık kompleksimiz, bilmem. Bu kadar şanlı geçmişi olan bir millet, o kadar aşağılık olduğunu düşünüyorsa, yükseğe çıkmak için neden bir şey yapmıyor o halde? Türklüğe dil uzatmak, geçmişinden utanmak soysuzluktur yani. Başka bir şey değil. Hangi evlat annesini inkar edebilir? Yazıklar olsun o annenin emzirdiği süte! Karnında taşıdığı 9 aya! Helal etmez valla. Yapar bunu anneler. Gazabından koru yalebbim!

Film, filmdir. Belgesel değildir. Filmde kurgu olur. Bire bir gerçeği yansıtmak zorunda değildir. Başroldeki oyuncu da Fatih’e benzemiyor ona kalırsa. Hokka gibi burunlu bir delikanlı bulmuşlar. Fatih’in burnu, kemerli Osmanlı burnuydu. (Kemerburgaz)

Ya neyse gençler, sizi de bunlarla sıkmayayım. Benim canımı sıktılar diye sizin kafanızı şişirmeyeyim şimdi. Efkardan tinerci minerci olursunuz, başıma kalırsınız.

Asteriks  asteriks  asteriks

Sene bin dokuz yüz çift sıfır… Gene bir ekonomik kriz sonrası varımı yoğumu kaybettiğim bir akşam arkadaşlarla toplandık, bir büyük rakı deviriyoruz. Konu evlilikten açıldı. ‘Ah ah! Nerde o eski evlenme merasimleri’ dedik. Eskiden, erkek ile kız kendi aralarında sözlenirdi. Sonra da erkek, kızı istemeye giderdi. İsteme işi onaylandıktan sonra nişan yapılırdı. Nişanın üstüne de çeyiz düzülür, ev hazırlanır, tarihi geldiğinde düğün yapılırdı. Düğünden önceki gece kına gecesi olurdu. Nikah için de belki ayrı bir merasim… E, haliyle de 40 gün 40 gece düğün dernek yapılır, alt tarafı yasal olarak çiftleşecek iki insan için toplumun tüm birimleri seferber edilirdi. Aileler, kendi aralarında çeyiz meselesi yüzünden sürtüşürdü. Çeyizi onlar mı kullanacak sanki? Evet. Aileler hiç gitmezdi ki yeni çiftin evinden. Hayırlı olsuna gelenler rahat bırakmazdı gelinle damadı. Düğünün üstünden kısa bir süre geçince de ‘bebek var mı? Aa? Yok mu’ muhabbetleri. Süre uzarsa ‘tüh tüh, neden olmuyor acaba’lar. Sonra ‘vah’lar. Gelin hamile kalınca bin bir türlü tebrik vs derken, asla özel hayatınız olmazdı.



Şimdi bakıyorum da azizim... Erkek kıza tek taşı takıyor. Sonra istemeye gidiliyor. Hemen oracıkta nikah hariç tüm prosedürler uygulanıyor. Söz, nişan vs… Birkaç aya diğer işlemler tamamlanıyor ve süreci kına ile düğün takip ediyor; düğün salonunda nikah da aradan çıkarılıyor. Oh! Mis! İsrafa son! O kadar parayı sırf gösterişe, düğüne, derneğe, havaya saçacağına evine barkına harcıyor insanlar. Zaten şimdi evlenmek de zor. Altın fiyatları kol gibi. Sırf bu yüzden kimsenin düğününe gitmiyorum. Benimkine de kimse gelmeyecek anlaşılan. (Olursa tabii, olmazsa yırttınız, ki bu gidişle olacak gibi de görünmüyor)

Evet sevgili Muşambacılar. Bu hafta psikologum izinli olduğu için kendisini göremedim. İçimi size döktüm. Dilim, elim, kalemim sürçtüyse affola. Kendinize iyi bakın, açıkta kalan yerlerinizi streç filme sarın. Naylon sevmiyorsanız alüminyum folyo kullanın.

Öpüldünüz.

15 Şubat 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 15.02.2012


Selam Muşambacılar...

Bu hafta İstanbul’a yine kar yağıyor. Son 4 haftadır İstanbul’da her çarşamba-perşembe deli gibi kar yağıyor; hafta sonu ceremesini çekiyoruz; pazartesi-salı yarım yamalak bahar oluyor; sonra hop, bir daha kar. Döngü bu şekilde işliyor. Alıştık artık. Herhalde bu havayı Mart sonuna kadar çekeceğiz. Avrupa da epey soğukmuş. Yüzlerce kişi ölüyor sokaklarda. Doğal seleksiyon resmen. Ayıkla insanlığın taşını. Tövbe estağfurullah!

Kar yağınca yapmayı en çok sevdiğimiz şeylerden biri de kardan adam. Ben beceremem, ama sanat şaheseri yaratabilenlere hayranım. Yılların Ankaralısıyım. Yoğun kar yağan o şehirde bile bol kara rağmen kocaman bir kardan adamı becerip de yapamadım. Burnuna havuç takamadım. Burnuna mı takıyorduk yahu? Neresine takıyorduk?


Köpeğin de olur


Şimdi, bu fotoğraftaki orijinallik beni benden alıyor sevgili dostlar. Mobilya tasarımcısı arkadaşı tebrik ediyorum. Köpeğin de mobilyası var sayesinde. Alt çekmecede mama kabı, bir üst çekmecede mamaların paketi, en üst çekmecede de köpeğin tasması, giysileri falan var herhalde. Bendeki hayal gücü de La Fontaine’de yok şerefsizim. Olsaydı masal yazmakla kalmaz, romanla da taçlandırırdı edebi kariyerini. Ne diyordum? Nasıl şifonyer ama? İstemez misiniz köpeğinizin böyle bir mobilyasının olmasını?

Asteriks, beni burada arama, kapıda adımı sorma

Öpücük, çok özel bi’şey. İnsanlar arasında bir iletişim yolu. Sıvı aktarımının ötesinde (Fransız öpücüğü, Fransa’nın, 1915 Ermeni olaylarını ele alış şeklinden dolayı yasaklandı. Fransız manikürü de yasaklandı. Düz oje sürüyoruz artık) insanlar arasında duygu ve düşünce aktarımı yapıyor. Tabii, öpücüğün de çeşidi var. Azeriler, hangi öpücüğün ne anlama geldiğini açıklamışlar. Buyrunuz:


Öpücük sadece sevgililer arasında olmuyor işte. Sevdiklerimizi ve selamlaştığımız kişileri de öpüyoruz. Hele ki bizim kültürümüzde ne kadar yaygın değil mi? Mesela, misafirliğe gidersin, orada birisiyle tanışırsın, sarılıp öpüşürsün. El sıkışma yok. Eğer sadece el sıkışıp bırakırsanız darılır. Kendisinden hoşlanmadığınızı düşünür. Kırsalda bu çok yaygın. Büyük şehirlerde biraz daha resmi ilişkiler kuran insanlar, sarılıp öpüşmek, koklaşmak yerine sadece el sıkışırlarken, kırsalda koklaşmak, şapırtılı ve tükürüklü öpüşmek gerekir. Ha, bir de öpmekle yetinmeyip sarılıp iki saat sağa sola yalpalayan, lodosta kalmış tekne gibi sallananlar var. Onların nasıl bir sosyal kafası var, merak ediyorum. Çok uzun zamandır görmediğin birisiyle sarılmanı, sarılıp kalmanı anlıyorum da, henüz iki gün önce gördüğün biriyle uzun uzun sallanmak, vals yapmak neden?

Oldu da bitti maşallah!

Öpüşmek, koklaşmak derken, Sevgililer Günü’nü bu yıl da kazasız belasız atlattık ya, oh, geçmiş olsun, diyorum. Her sene böyle bir vıcık vıcık aşk, sevgi teması bangır bangır her yerde. Ve her yıl iş daha da çığrından çıkıyor. Arkadaş, neden sevgilinizi yılın bir günü anarsınız? Yılın sadece bir günü mü sevmek, aşık olmak gerekiyor? Hem ayrıca, bu günde sevdiğinden umduğunu bulamayanlar neden psikopata bağlar?

Dünya Öykü Günü’nün bu nedenle doğduğunu biliyor muydunuz? Sevgililer Günü’nden kıl kapan bir yazar, sırf karısı o gün kendisinden bir şey beklemesin, başının etini yemesin diye 14 Şubat'ı Dünya Öykü Günü ilan ettirmiş. Böylece her 14 Şubat'ta, kutlamalar dolayısıyla meşgul oluyor ve karısından sıvışabiliyormuş. Bu kadarı da gaddarca bir yaklaşım tabii. İnsan, karısından uzaklaşmak için başına iş açar mı be? İnsan olan yapmaz bunu bence.

Aşk, dön ölümden, bir sebepten girme dünyama...

Öykü ve aşk demişken… Aşk çok kötü bi’şey. Hastalık… Aman diyim hasta olmayın, üstünüzü iyi giyinin, terli terli soğuk su içmeyin. Uzun vadeli plan yapmayın. Kimseye bağlanıp kalmayın. Kendi tasmanızı sıkı tutun, dizginleri asla elden bırakmayın. Kontrolü karşı tarafa vermeyin. Kalbinizi gerekirse çelik kasada saklayın. Açıp alamasınlar. Kaynak makinasıyla bile açılamayacak sağlamlıkta bir yere koyun. Kalbiniz hep emniyette olsun, kimse çalamasın. Kalbi olmayan insan yaşayamaz. Yapmayın, yapmayın, yapmayın!

RIP Whitney

I Will Always Love You, I’m Every Woman gibi unutulmaz şarkılara sesiyle hayat veren Whitney Houston, aramızdan ayrıldı. Bir şok yaşadım duyunca. Koskoca yıldızların birer birer kayması beni çok üzüyor. Çok genç yaşta, henüz 48’inde hayat gözlerini yumdu dünyaca ünlü yıldız. Huzur içinde yatsın ve artık ünlü insanlar otel odalarında değil, evlerinde falan ölsün.

I’m Every Woman şarkısını çok severim. Biraz beni anlatıyor, diye belki. O nedenle, bu hafta Muşamba’yı bu pop klasiği ile bitiyorum.


14 Şubat 2012 Salı

BABAM BORDUM (SEVGİLİLER GÜNÜ ÖZEL)


Bu akşam sanki hiç kaymamışız gibi hissetmek istedim
En sevdiğim bord pantolonumla en sevdiğim mor termal içliğimi giydim
Güzel bir ortam dümeni hazırladım beraber aldığımız vaksları buldum
Şarap açtım bir sana bir bana iki kadeh çıkardım

Sevgilim ve dostum
Babam bordum
Arkadaşım dude’um her şeyimdin sen
Çok sisler karlar geçti üzerimizden
Özür dilerim seni çizdirdiysem
Sadece dinle hiçbir şey düşünmeden
Şimdi bunlar geldi içimden
Bu akşam seni çok vaksladım
Bağlamalarını sıkıca bağladım
Acemiliğim bile geçti, kalmadı 
Şimdi bunlar geldi içimden

Bu akşam sanki beni hiç düşürmemişsin gibi hissetmek istedim
En son tatilimizi düşündüm sezon bitmeden 20 gün önce
Dünyanın en güzel resortlarından birinde kaydık kilometrelerce
İz bıraktık şalelerde, telesiyejlerde, pistlerde

Sevgilim ve dostum
Babam bordum
Arkadaşım dude’um her şeyimdin sen
Çok sisler karlar geçti üzerimizden
Özür dilerim seni çizdirdiysem
Sadece dinle hiçbir şey düşünmeden
Şimdi bunlar geldi içimden
Bu akşam seni çok vaksladım
Bağlamalarını sıkıca bağladım
Acemiliğim bile geçti, kalmadı
şimdi bunlar geldi içimden

Bu akşam sanki hiç çizilmemişsin gibi hissetmek istedim
Uyurken bile kaydığımı görürdüm delicesine
Düşündüm durdum, sordum, anlamadım, beraber kaydığımız günleri andım
Seni son kez özledim ve bu şarkıyı yazdım



8 Şubat 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 08.02.2012


Geçen hafta sayfadaki yerimizi alamadık. Ama sayfa boş mu kaldı? Hayır. Söz uçuyor, yazı kalıyor neyse ki.

Yazı kalıyor, demişken, internet demokratikleştiriyor. Herkesin bilgiye ulaşma şansını ve imkanını eşitliyor, evet. Öte yandan, işin içine telif hakları unsuru giriyor. Artık şuraya çıkardığınız her bir cümle dünya malı. Söz gelimi, buradan benim herhangi bir cümlemi kopyalayarak, Facebook’unuzda durum güncellemesi yapabilir ve kendinizin imalatıymış gibi arkadaş listenize yutturabilirsiniz. Elinizi vicdanınıza koyun, siz bilirsiniz.

İnternet yokken yazılan diğer eserler de çalınıyordu, hoş. Geçenlerde bir arkadaşım dizi senaryosu yazıp kanallardan birine teklif götürmeye hazırlanıyormuş. Evine gelen bir oyuncu arkadaşına senaryodan bahsetmiş. Bizimki teklifi kanala götüremeden, öbür oğlan araya adam koyup kanala kendisi gitmiş, teklifi azıcık modifiye edip kanal yöneticisine vermiş. Anlayacağınız, eseri çalmış. O değil, gelmişken arkadaşımın evinden 1988 yılı bir şişe iskoç viski, dedesinden kalan protez damak ve bir kutu da prezervatif çalmış. Tam bir puşt çıkmış herif.

Asteriks, sen de adam mısın?


Habere dikkat! Biraz eski, ama bahane müthiş. Yıllar evvel de milletvekili Kamer Genç’in başına böyle bir şey gelmişti. “Hanımla çiçek suluyoruz” demişti. O günden beri bütün kadınlar çiçektir ve çiçekler su ister, anasını satayım. Tabi, gazeteciliğin verdiği tarafsızlıkla, görmüş olduğunuz  habere yorum katmamışlar, ki bazı haberler yorum istemez. Bu haber de yorumsuzluğu hak ediyor. Adeta bir Zaytung haberi azizim. İbretlik bir paylaşım fesübhanallah!

Anatomik bozuklukmuş (!)


Şu R&B tayfasına, emo’lara, apaçilere kılım. Hem de şiddetle... Pantolonu bu kadar yere indirmenin, donu aşağı sarkıtmanın manası nedir? Şahsen ben, kemerim azıcık aşağı indi mi, rahatsızlıktan duramıyorum. Pantolonun ağı bu kadar aşağı sarkarken nasıl rahat ederler bilmem. Şalvar olsa, onu da anlayacağım. Ağı aşağıda, ama lastiği belde, diyeceğim. O da değil. Neyse, akıl sır erdiremediğimiz sırrı sonunda çözmüşler. İsviçreli bilimadamlarına kocaman bir alkış!

Sizi uyarmıştım!


Pazartesi günü, dizileri hayranlıkla izlemenizi ama hayvanlaşmamanızı söylemiştim, değil mi. ‘Bu kadar etkilenmeyin, gerçek hayat sanallaşır sonra’ gibisinden inceden mesajlar vermeye çalıştım. Anlamayanlar olmuş olabilir. Daha somut anlatalım. Resimdeki çocuğa bakınız efendim. Bunlardan gerçek hayatta çok var. Yani diyorum ki, İstiklal Caddesi’nde gezerken kitapçı vitrinine bakıp Yaprak Dökümü kitabını görünce “Aaaa! Kitabı çıkmış!” diyenini duyduk. Titre ve kendine gel Türkiye! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcut, televizyon dizilerinde değil.

Hitabeyi nereye kaldıralım?

‘Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi’ni kaldırma tartışmaları gündeme geldi bu ara. Bir arkadaşım, “15 santim yukarı kaldıralım da herkes görsün” diyor. Galiba arka sıradakiler görememiş. Kalksın. Göremeyenler ayağa kalksın. Andımız, İstiklal Marşı’mız, Gençliğe Hitabe, paralardan Atatürk, tüm resmi bayramlar kalksın. Kimliksiz, çapsız, özünü bilmeyen bir millet olalım. Zaten uyuşturdunuz yeni neslin beynini dizilerle, boş beleş evlenme programları ve yarışmalarla. Ne olacak ki? Canlarına minnet bu gariplerin. Sonra dindar mı olurlar, tinerci mi olurlar, orasını bilemem. Dindarlığın tam zıttının tinerci olmadığı kesin. Ama, bu kafayla sübhanekeyi bile ezberleyebileceklerini sanmıyorum. Dizilere enstalasyon yapmak lazım galiba. Tecavüz temaları yerine biraz da insan olmanın 5 şartı işlense, daha güzel bir toplum olabiliriz. Ne dindarlar gördüm, içinde insan yoktu.

İçmek yürek ister!


Azerbaycan’da bir votka şişesinin üzerinde yazılan talimatname. Aman, bunu okumadan Azeri votkası içmeyin sakın!

Efenim, Türkçe’si, şöyle:
Bu yararlı şeyin (!) hazırlanmasında özel seçilmiş buğdaydan yüksek teknolojiyle elde edilmiş ekolojik, temiz, ekstra tipli etil akol ve yumuşatılmış su kullanılmıştır.
İçmeden önce soğutunuz.

Sanıyor musunuz ki, sadece Azerice bize komik geliyor. Onlar da bize gülüyorlar, hiç endişeniz olmasın. ‘Anasını satayım’ dediğinizde çok gülüyorlar. “İnsan hiç anasını satar mı canım? Olur mu öyle şey? Yapmayın allahaşkına, puhhaaaa!!!" diyorlar.

Bana korkunun resmini yapabilir misin Abidin?


Çocuk telekside asılı kalmış; nasıl olduysa, t-bar onu yukarı çekmiş. Olacak iş değil, ama olmuş. Çocuk da pek sakin. Benim bu korkuyu yenmem için bacaklarımı morartmam gerekti. O esnada ben asılı kalmış olsam var ya, korkudan bayılırdım herhalde. Çocuk olmak ne güzel. Cehalet mutlulutur, cesarettir. Don Kişotluk’tur.

Bu haftalık da bu kadar. Kendinize sıcak bi çay koyun, ya da sahlep. Pencereye pıtır pıtır vuran kar tanelerini izleye izleye için.

Karınız bol olsun. 

6 Şubat 2012 Pazartesi

HAYRAN HAYRAN İZLE AMA HAYVAN OLMA



Birkaç yıldır ekranları kaplayan dizi furyası, hayatlarımızı da kapladı iyiden iyiye. Artık yaşamımızı dizi saatlerine göre planlıyoruz. Aslında, ben dizi izlemem; evde televizyonum bile yok; ama toplum olarak böyle bir hayat tarzını benimsediğimizi görmekteyim. Ailemde dizi bağımlısı çok. Her akşam bir diziye kilitleniyor evin en az bir ferdi ve evlere bir TV yetmiyor, çünkü erkek de başka bir şey izlemek istiyor.

Bu furyanın hayatımıza diğer yan etkileri, pazardaki ürünlerle oluyor. Sokağa çıktığımda dükkanlarda elle yazılmış şu yazıları görmekteyim: “Hürrem kokusu gelmiştir”, “Fatmagül’ün üstüne dökülen votka bulunur”, vs. Satın alma tercihlerimizi de değiştirdi diziler. Tüketim için yeni güdüler ortaya çıkarıyor ileyicide. Tabi, Hürrem’in nasıl koktuğunu nereden biliyorlar, onu bilemeyeceğim, ama dizilerde görülen giysiler, takılar, aksesuarlar, eşyalar falan şiddetle arzu edilir oldu.

Dizilerin bir başka etksi de konuları işleyiş biçimleri. Dikkat ettiyseniz, yerli dizilerde son zamanlarda tecavüz olaylarını işlemek moda oldu. Kadına şiddet her zaman vardı. İlla ki en az bir bölümde dizi karakterlerinden birisi dayak yer, bıçaklanır, kurşunlanır ve hastaneye düşer; genç kızlardan birisi mutlaka kazara hamile kalır. Her dizide kesin şeytani emelleri olan psikopat ruhlu birisi, tüm aileye kan kusturur, birisi sevgilisini aldatır veya iki adam aynı kadına aşık olur. Sorun, tüm bunların normal şeylermiş gibi işlenmesi bence. Evet, her dizide kötüler elbette ettiğini buluyor, ama iyiyle kötüyü ayırt edemeyecek durumda olan onca insan, izlediklerini hayatın normali sanıyor. Oysa, sıradan bir  kimsenin hayatında, bu kadar kötülük bir araya gelmez, ki dizi karakterleri de, sözüm ona, hayatın içinden, sizden bizden insanlar.

Dizi senaristleri, her ne kadar kendileri de çok iyi bilse de halkın taleplerini çok iyi anladıkları için, onlara gerçek hayattan farklı tablolar sunuyor. Söz gelimi, bir dizi karakterinin oturduğu semti, çalıştığı işyerini, kişiliğini ve sosyokültürel durumunu karşılaştırdığımda, anlamlı bir bütün oluşturduklarını göremiyorum. Senaristler de bunun farkında, ama dizileri de başka türlü çekmenin imkanı yok. Ya mekan, ya konu ya da oyuncu sıkıntısı var. Veya dediğim gibi, halk bunu istiyor.

O yüzden, izlediğinizden keyif alın, ama ona inanmayın. Emin olun, gerçek hayatta birçok şeyin karşılığı yok. Gerçek hayatta kimse Fatmagül’ün yengesi Mukaddes’e o kadar sabır göstermez. Gerçek hayatta belli bir eğitim, kültür ve gelir seviyesine ulaşmış hiçbir insan, Feriha’ya aşık olup da ona kavuşmak için ailesini ve tüm sosyal çevresini karşısına almaz.

Unutmayın, diziler sadece hayran hayran seyretmek için var; size bir şeyleri aşılamak için değil.

25 Ocak 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 25.01.2012


Merhaba muşambacı gençlik!

Nasıl geçti bakalım bir haftanız? Benimki fena değildi. Dağlar beni çağırıyordu; gittim, bir ziyaret ettim; pek memnun kaldılar. Ellerini öptüm, bi’ çaylarını içtim, karlarını yedim, geldim. Ayrılırken de “Rakı, şiş kebap çok güzel; yine gelecek ben.” dedim.

Ocak soğuğunu iliklerimizde hissederken, ölüm yıldönümlerinde andığımız insanların hikayeleri de ruhlarımızı üşütüyor. Ocak ayı, ne tesadüftür ki, ülkemizin birçok önemli insanının katledildiği ay. Uğur Mumcu, Gaffar Okkan, Özdemir Sabancı, Hrant Dink… Hepsi ocak ayı içerisinde öldürüldüler. Ve ocakta hayatını kaybeden başkaları da var. İsmail Cem mesela… Çok sevdiğim ve beğendiğim bir insandı. Çok zarif bir siyasetçiydi. Ama, iyiler fazla yaşamıyor işte.  Ve çok yakın zamanda kaybettiğimiz Rauf Denktaş ile Lefter Küçükandonyadis’i unutmayalım. Bu arada, komşunun da başı sağolsun, dünyaca ünlü yönetmenleri Theodoros Angelopoulos’u saçma sapan bir trafik kazasında kaybettiler.

Tüm merhumların huzur içinde uyumalarını diliyoruz.

Gelelim kendi gündemime…




Sabah haberlerde bir haber gördüm, hani ‘haberlerden haber beğen’ derler ya, öyle bi’şey. Beğenmedim orası ayrı da, günün haberiydi bence. 44 ülkede yapılan İngilizce düzeyi araştırmasında Türkiye, Avrupa sonuncusu olmuş. Dünyada da Kazakistan’dan sonra ikinci en kötü ülkeyiz. Norveç, Hollanda ve Danimarkalılar çok iyi konuşuyormuş. E, iyi de kardeşim, bu sonuca ulaşmak için 43 ülkeyi taramanız gerekmiş olabilir ama Türkiye’de araştırma yapmanıza gerek yoktu ki. Sorsanız ben söylerdim. Türkiye’ye gelen her yabancı “Ya, her şeyiniz iyi güzel de, şu dil sıkıntınız çok fena. Bir şeye ihtiyacımız olsa ilaç için halimizi anlatacak bir insan bulamıyoruz” falan diyor. En uç örnek de, Fransız bir arkadaşımın İngiliz menşeli dört harfli bir banka şubesinde, hem de İstanbul’un en turistik yeri Beyoğlu’nda, derdini İngilizce olarak anlatabileceği bir adam bulamaması. Kızın işini halledebilmek içn taaa bilmem nerdeki şubeden adam getirmek zorunda kalmışlar. O derece! Ve Türkleri de en çok şaşırtan şeylerden biri, gittikleri en sefil ülkelerde bile İngilizce bilen dilencilere rastlamış olmaları. Halimiz harap valla. Halimiz harap, içelim şarap.


Fotoğrafa bakıp konuyu ne zaman oraya bağlayacağım diye bekliyorsanız, hiç beklemeyin. Fotoğrafı geçin, habere, yazıya odaklanın. 

İt gibi içki içmek…





Biz şarap içelim iyi güzel de, bu köpeğe kim bira içirdi kardeşim? Neden böyle bi’şey yaptınız lan? Skol bira reklamı mı bu? Garibim, ne de güzel oturmuş diii mi? Patinin teki, duvara dayanmış falan. Seksi bir duruş bi’ bakıma. İyi ki hayvancığa kaş göz çizip makyaj yapmamışlar. Bir de bazı hayvanlara böyle fetiş şeyler giydirirler ya? Onu da yapmamışlar neyse ki. Zavallıcık, içmiş yamulmuş. Kim içirdiyse gelsin alsın yahu! İçince şu köpecik gibi efendice kendi kendine bir köşede sarhoşluğunu yaşayan insanlara da saygım sonsuz. Ağzınızla içiniz, kendi bedeninizle sarhoş olunuz. Lütfen başkalarını rahatsız etmeyiniz. Edenleri dürtükleyip kaçınız.

Türkçe, bildiğimiz gibi değilmiş





Şu Türkçe’yi okunduğu gibi yazmayalım, yazdığımız gibi okumayalım beyler, hanımlar. Sonra böyle Facebook köşelerinde madara oluruz. Etmen eylemen. Daha da yorum yapmam Davos’a!

Zaten ne idüğü belirsiz, afedersin





Arkadaşın yorumuna katılmamak elde değil velhasıl (elde değilse nerde o zaman?). Düşüncelerimize tercüman olmuş, kamu vicdanını rahatlatmıştır kendisi. Buna da yorum yok, zaten burada yapılmışı var.

Okunmuş pirinç, üflenmiş şiir





Bazı satırlar, bazı sözler vardır ki, okuyan aşık olur. Bu şiir de öyle olsa gerek. Eh, amca da şanslıymış hani. Ben, aşıkken beni bırakıp gidenlere ne mektuplar döşendim, adamlar tınmadı. Yazanda değil maharetin tümü, biraz da okuyanda galiba. Öküzün önünden tren geçse nasıl bir etki bırakır öküzde? Bir de aynı trenin Kızılderililerin önünden geçtiğini düşünün. Tren onlar için define demek, ganimet demek. Öküz için ise çok oturgaçlı tüttürüklü götürgeç. Olay budur abicim. İletişimde, senin gönderdiğin mesaj, karşı tarafın beynindeki kodlarla örtüşmüyorsa, o mesajı dekode edemiyo beyin. Beyin bedava da, senin yıllar evvel izlediğin Cine5 yayını gibi oluyo işte. İstediğin kadar şiir yaz, Nobel Edebiyat Ödülü al, adamın beyninin, kalbinin şifresi sana kripte edilmişse, o şifreyi çözüp de içeri giremen, gideni de döndüremen. Gün gelir anlar ne demek istediğimi nasılsa. Ben de şimdi o mektuplarımı okuyup, ne güzel yazmışım, diye kendime küçük mutlulular yaratıyorum işte. Hee, salağım, var mı?

Bu haftalık da bu kaaa. Haftaya gene görüşürük. Zate haftaya yeni bir aya giriyoruk. Bu sene 29 gün çekecek olan ay aşağıdakilerden hangisidir?

a) recep
b) şubat
c) muharrem
d) aralık

Cevabını yaz, bir boşluk bırak, adını, soyadını yaz, kopyala, aha da aşağıdaki yorum kutusuna yapıştır gitsin. Annene selam söyle.

18 Ocak 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 18.01.2012


Oh! Nihayet finallerim bitiyor. Bugün bir tane sınava giriyorum, yarın da bir sunum yapıp 4 haftalığına derslere elveda diyeceğim. İnsan kaç yaşında olursa olsun, öğrenci psikolojisine girdi mi, zeka seviyesi de ilkokula başladığı güne dönüyor resmen. Sınavlarda ter basıyor, ödevi yapmayınca korkudan altına ediyorsun, derse gidemezsen arkadaşlara sorup soruşturuyor, notlarını fotokopi çektiriyorsun. Sınavda uç, silgi vs alışverişi oluyor. Hatta, bazı hocalar bile hâlâ ilkokul tekniğiyle ders anlatıp sınav yapabiliyor. Şaşıyorsun.

Ben aslında inek bir öğrenci değilim ama şu yüksek lisansı 3 ortalama ile bitirme meselesi beni geriyor. O nedenle, bu dönem azıcık dişimi sıkıp iyi ortalama getireyim de, kalan dönemlerde sermayeden yerim, diye düşündüm. Lisansta da öyle yapmıştım. Sonra, herkes 3-3,50 arası ortalamayla mezun olurken ben 2,76 ile okul bitirdim. Ama o herkesçikler 5 ders alırken ben 7 ders alıyordum.

Lise, lisans, yüksek lisans… demek ki eğitimin özü ‘lis’miş



Lisedeyken de inek sayılmazdım, ama derslerden iyi not alacak kadar çalışırdım. 100 alamadım diye hayata küsmezdim bazı arkadaşlar gibi. Fakat, hayatın bana küstüğünü düşündüğüm zamanlar oldu her ergen gibi. Ergenlik de zor zanaat be. Keşke her ergen, Gülben Ergen gibi olsa, ama olmuyor işte. Bir de insanı zorla korolara, okul etkinliklerine 19 Mayıs çalışmalarına falan gönderirler. Bizim için eziyetti o zamanlar bu tür çalışmalara katılmak. Lakin, bilseydik ki birileri Cumhuriyet Kupası’ndaki son maçın rövanşını almak için elimizdeki tüm değerleri değersizleştirecek, durur muyduk yerimizde? Gönüllü gider, karda soğukta çalışırdık.

10 Kasım’ın sıradan bir gün olacağını, 29 Ekim törenlerinin iptal edileceğini, 19 Mayıs’ın artık stadlarda kutlanmayacağını bilseydik, ergen tribi yapıp burun kıvırmazdık hiç. Şimdi resmen, gülünecek halimize ağlıyoruz yani.

Gerekçesi soğuktan etkilenmek olan 19 Mayıs törenlerinin iptali, yalnız ve yalnız Ankara için geçerli değil. Türkiye’nin en soğuk yerlerinden birinde öğrenciler soğukta çalışsın, ama Adana’da ve İzmir’de donmasın mı? Yani, “Adana ve İzmir gibi sıcak memleketlerde devam etsin, fakat soğuk yerlerde tören yapılmasın” dense biraz daha mantıklı gelirdi de, bu karar, “Yakında 10 Kasım törenleri de sıcak çarpmalarını önlemek için iptal edilir” dedirtiyor insana.

İhale bana kaldı sevgili Asterix


Bu arada, İstanbul’a yapılacak 3. köprünün ihalesi vatandaşa kaldı. Ödediğiniz her kuruş vergi, yol, su elektrik, köprü olarak size dönecek. Siz de yol yakınken dönün bu sevdadan, işinize yakın yerde oturun ya da evinize yakın yerde iş arayın. İstanbul’a değil üç (3), beş (5) köprü de yapsan, bu sevda bitmez. Trafik sevdası, araba sevdası… İki damla yağmur yağınca hayatı felç olan bu şehirde, kar yağışıyla deprem aynı etkiyi yapıyor. Ne sevdaymış arkadaş! Sevdan bir ateş oldu bende, diyorum ve sözü Walk off the Earth’e bırakıyorum.

Artık sadece bir tanıdıksın benim için (hatta ölüsün, Allah rahmet eylesin)

Walk off the Earth diye bir grup keşfettim. Çok nefis cover yapıyorlar (bu ‘cover’a da Türkçe bir karşılık bulmak lazım aga, kavır ne la?). Birkaç şarkılarını dinledim, hepsi gerçekten inanılmaz kaliteli, ancak en çok ‘Somebody that I used to know’u sevdim. Gotye’nin şarkısını Gotye’den daha iyi söylemişler. Tek bir gitar, her şeyi çözmüş valla. Üstelik Gotye gibi kötü bir isimle değil, Walk off the Earth gibi dandik bir isimle… Dinleyin siz de beğenin. Ben Ferdi Özbeğendim.


Bugün sınav var diye canım da çok fazla yazmak istemiyor aslında. Öte yandan, yazacak çok şey var. İnanın çok şey yazmak, çok şey söylemek ister canım. Çok sinirlendiğim, hınçlandığım birden fazla insan var şu ara. Kimine olan hıncım bir süre sonra sönecek, kimine hiç geçmeyecek, biliyorum. Bir başlasam susmam, saatlerce anlatırım da içime atıyorum bu ara. Hay allah, içimizi dökelim diye blog yaptık ama kendimizi blokladıktan sonra neye yaradı? Birileri incinmesin ya da birileri durumdan vazife çıkarmasın, üstüne alınmasın diye yazamadığım şeyler var. Hıncım var ama bir yandan da o insanları incitmek istemiyorum bi bakıma. Bu nasıl bir paradoks yalebbim? İnternet böyle bişey işte. Yayınladıktan sonra ok yaydan çıkmış oluyor, bazı şeyleri geri alamıyorsun. Ben de o yüzden hiç yayınlamıyorum. Peki, yazıyor muyum? Onu da yapmıyorum.

İnternet çıktı mertlik bozuldu be baba! Eskiden günlüğümüze yazardık, kimse okumasın diye. Şimdi ise “Kimse görmeyecekse neden uğraşayım ki?” diyoruz. Yalan dünya, sen nelere kadirsin? Rabia Kadir.

Yurovijın *** end dı tvelf poyints goğz tuuuuuu


Dingiltere yurovijına Adele ile katılacakmış. Anlayacağınız, İngiltere adelelerini gösterecek bize. Triseps, biseps... Soğşıl medya da kafayı takmış, yok biz bir soytarıyla çıkacakmışız sahneye de İngiltere işi biliyormuş, falan filan. E soytarıyla katılalım işte, ne var? Zaten yurovijın son yıllarda ‘en iyi kim soytarıcak yarışması’ olmadı mı? Yeter ki Can Bonomo adlı kemçik ağızlı arkadaşımız soytarılığın hakkını versin, ciddileşmesin gittiği yerde. Yüzümüzü kara çıkarmasın. Can, Bonomo’dan geliyor artık.


End dı goldın glob goğz tuuuuuu

Ha, bir de Twitter Meltem Cumbul’u konuştu 3 gün. Altın Küre ödüllerinde çıkmış, en iyi yabancı film anonsunu yapmış. Yok kıyafeti kötüymüş de, orada ne işi varmış da, Amerikan medyası kim bu kadın, diye sormuş.

Haklısınız. Kesinlikle katılıyorum. Hollywood’dan olmadığı o kadar belli ki Cumbul’un… “Ben bu dünyaya ait değilim!” diye bağırıyordu kıyafeti ve tarzı. Orada olmayı çok istiyor olabilir, ancak ne yazık ki, saçı ve tipi çok kapıcı kılıklıydı, kıyafeti deseniz, evdeki temzilikçiye giydirmem. Çok ağır oldu ama, onlarca Hollywood yıldızı arasında, düştüğü durum aynen buydu. Yani, ‘Hollywood yıldızı’ gibi diye bir tabir var. Bir insanın ne kadar bakımlı, şık ve hoş olduğunu anlatmak için… Boşuna da değil hani. Madem sahneye çıkma fırsatını yakaladın, hakkını da vereceksin. Yok, helal olsun, oraya çıkıp sunum yapmak onun için büyük başarı olsa gerek, lafımız yok ama, Amerikan gazetelerinin diline düşmek de hoş bi’şey değil. Gerçekten de hepsi, ‘kim lan bu’ diye birbirine sormuş. İnanın, valla biz de son dakikaya kadar Meltem Cumbul’un sunuculuk yapacağını bilmiyorduk. Bize de süprik oldu.


E bu haftalık da bu kadar dostlar, yazasım yok dediğim halde gene de iyi yazdım valla. Bir de süper yazıyom ki görseniz, yalan yanlış. Sonradan 20 kere düzeltiyorum. Ehehehe: ) Bana sınavlarımda başarılar, size de kar sonrası felç olmuş hayatlarınızda sorunsuz günlük yaşamlar diliyorum.

Elinizden öperim.
NOT: Ben sizi salonda değil, balkonda seviyorum.