15 Şubat 2011 Salı

HOLLYWOOD DİLBERLERİ İSTANBUL’DAN EV ALIYOR(MUŞ)


Ya! Nasıl da heyecanlandınız değil mi? Ben de emlak reklamlarını görünce aynı şeyi hissetmiştim ama kazın ayağı öyle değilmiş! Reklamcılıkta sınır tanımıyormuşuz meğer.

İstanbul’da gerçekleşen Formüla 1’den sonra, yeni yapılan bir sitenin gazetedeki reklamı şöyleydi: “Selma Hayek Formüla 1’den sonra ne yaptı?”

Zannedersiniz ki kadın Kurtköy’den kalktı, bu siteyi görmeye gitti de ev falan alacak! Haşa efendim! Ne münasebet! Reklamın devamını okuyunca ben de hayal kırıklığına uğradım: “Evine gitti!” Yani İstanbul’dan ayrıldı. Şimdi, Allah aşkına, ne alaka, diye düşünmediniz mi siz de? Yani bu bir sitem mi Selma hayek’e onların evlerini görmeye gelmediği için, yoksa okuyucuyla dalga mı geçiliyor? Bir sorum daha var: Selma Hayek’in adını kullandıklarından, sanatçının haberi var mı? Hoş, bunun cevabı siz sevgili okuyucalarda değil.

Her neyse, ben bu olayı unutmuştum, bu firma da unuttu sanıyordum ama dün gazeteye bir baktım bu sefer de şöyle yazmışlar: “Charlize Theron, oldu mu şimdi?”

E peki sizin yaptığınız oldu mu? İlk reklamdan idmanlı olduğum için yemedim tabi. Altında ne yazıyor diye okumayı ihmal etmedim ama. Kızcağız güneş tutulmasını Antalya’da seyretmeye gelmişti ya, taa o hikayeyi anlatıyorlarmış. Vay efendim hanım kızımız neden onların yaptığı siteye uğramamış. İnsan bir de oradaki harikaları görmeliymiş, falan fıstık.

Yahu hakikaten reklamıcılığın vardığı son nokta bu herhalde. Evet, oldukça ilgi çekiyor bu reklam. Okumadan edemiyorsunuz. Tam sayfa bir de. Kocaman fotoğraflarını koymuşlar yaptıkları evlerin. Evler de nasıl güzel. Görenler bilirler, onca emlak ilanının arasından hemen sıyrılıyor. Ama kardeşim, yüreğimizi hoplatıyorsunuz. Buna, adamın ağzına bir parmak bal çalmak denir. Biz de sanıyoruz ki Hollywood yıldızları bize komşu falan geliyor. Mazaallah, o ilanın tamamını okumayan biri sadece başlığı görüp gider oradan ev alır; sonra da “Hani Charlize Theron benim komşum olacaktı? Kandırdınız beni!” diyerek dava eder sizi. Hayır onu geçtim, Hollywood ünlüleriyle bu samimiyet nereden geliyor, anlamıyorum yani. Öte yandan tekrar belirteyim, reklamcılıkta (şimdilik) bu aşamaya geldikleri için o arkadaşları tebrik ediyorum.

Şimdi sevgili okuyucular, verdiğim bilgiler ışığında sizinle iddiaya girelim diyorum, ne dersiniz? Bence firma bir sonraki reklamında Demi Moore’u kullanıp şöyle diyecek: Kız Demi! Yatlarda tatil çok rahattı değil mi? (Bu değil mi, demi şeklinde okunacak) Sonra da altında şöyle yazacak kanımca: “Oh, sen gel çıtır sevgilinle bizim kıyılarda tatil yap, denizde yüz, güneşlen, bizim evleri görmeden de git. Vallahi bunu saymayız Demi. Ellere var da bize yok değil mi?” (Yine ‘demi’ şeklinde okuyacağız)

Evet, bahisleri görelim! Benden 100 kağıt çalışır!

2006'dan...

8 Şubat 2011 Salı

YAĞMURDA NİŞANTAŞI SOKAKLARI


Nişantaşı, İstanbul’un en sosyetik yeri olarak bilinir. Dizilere konu olan, bir ara HABİTAT toplantısına ev sahipliği yapan bu bölge (Osmanbey-Maçka-Harbiye üçgeni), bana göre ülkemizin en eli yüzü düzgün semtlerinden. Gönül isterdi ki, ülkenin tüm kalburüstü insanlarının rağbet ettiği, Hollywood ünlülerinin bile en azından şöyle bir uğradığı muhit, isminin ve şöhretinin hakkını versin. Ama nerde?

Ben Teşvikiye civarında yaşayan biri olarak bir ara işe gitmek için metroyu kullanıyordum ve Osmanbey durağından biniyordum. Ama yağmur yağdığında o yolu kullanırken tabiri caizse “kıllan”ıyorum. Canına yandığımız Nişantaşımız’ın sokaklarını hangi mühendislik harikası(!) teknolojiyle yapmışlarsa, yolun bir tarafı dere olup akıyor; diğer tarafında bir şey yok. Yani karşıdan karşıya geçmek istediğinizde ayak bileğinize kadar suya batıyorsunuz. Düşünün bir, şıkır şıkır giyinip gittiniz Nişantaşı’na. Piyasa yapacaksınız. Birden yağmur bastırdı. Yepyeni aldığınız marka ayakkabınızın canına okuyacak yollardaki su birikintileri. Ha, şükredin ki, sular çamurlu değil hiç değilse. Avcunu daldır iç, o derece temiz yani.

Bir de şemsiye krizi var kaldırımlarda. O kadar dar ki, iki kişi yan yana zor yürüyor, karşı yönden gelene yol vermek için derin kolda tek kişilik sıra (arka arkaya dizilmek) olmak gerekiyor. Bir de elinde şemsiyesiyle yürüyen insanlar oldu mu, çarpışmadan geçmenin imkanı yok. Zaten çoğunlukla o şemsiyeler aniden yağmur bastırdığı için hemencecik işportadan alınmış oluyor. Yani ucuz, canı sapında(!) olan aletler bunlar. Birisinin şemsiyesiyle çarpıştığınızda “cart” diye yırtılıveriyor. Hadi o da olmadı, İstanbul’un deli deli esen rüzgarı gerecimizi ters yüz edip bırakıyor.

Öte yandan, arabalar, sokağın kenarlarından akan derelere girmek mecburiyetindeler çünkü gidebilecekleri başka yol yok. (Şimdi anlıyorum Nişantaşı sosyetesinin neden koca koca jiplerle gezdiğini. Altı yüksek ya) Arabalar da ne yapmak zorunda kalıyor? Derelerden geçerken, kaldırımdakilere su sıçratmak! Zaten yağmurun sillesini yemişsiniz, kafanızı, gövdenizi korumuşsunuz ama şemsiye, bacaklarınız kuru tutmaya yetmemiş. Ne oluyor bir de? Arabalardan sıçrayan suyla boy abdesti alıyorsunuz! (Çok şükür)

Kısaca, yağmur yağdığında Nişantaşı-Teşvikiye civarında gezmek “bir bilgisayar oyununda olmak” haline geliyor. Amaç, Osmanbey’den eve en yüksek düzeyde ıslanarak gitmek. Oyunun başında size kupkuru giysiler ve şemsiye veriliyor. Siz su birikintilerine basarak, şemsiyeleri çarpıştırarak puan topluyorsunuz. Arada bir de arabalar su sıçratarak yanınızdan geçerse bonus alıyorsunuz. Ayağınız ne kadar derin su birikintisine girerse puanınız o kadar yükselir; şemsiyeniz eve vardığınızda delik deşik olursa ya da tamamen parçalanırsa o kadar başarılı olursunuz. Trafik yoğunluğunu da hadi opsiyonel yapalım. Yani geçen araba sayısını siz ayarlayın. Ne kadar çok araba geçerse o kadar çok bonus alırsınız.

Eve vardığınızda da “Yurdumun en medeni, en elit semti burasıysa, diğer yerleri nasıl acaba?” konulu kompozisyon yazarsınız.

5 Şubat 2011 Cumartesi

İSTANBUL BİZİ HAPSETTİ


Canı sıkılır insanın bu şehirde. Sımsıkı olur canı, kolay çıkmaz sanırsın ama ömrü de kısalır insanın bu berbat şehirde. Bırakıp gidemezsin bu suyu, bu havayı. Bu bataklık kötü alışkanlıktır. Zararlı olduğunu bilirsin ama vücut kimyan ona bağımlı hale gelmiştir, bırakamazsın. Kendini ufka bakarken dört duvar arasında hisseder, krize tutulursun. Canın her defasında daha yüksek dozda girmek ister pisliğin içine. En sonunda da altın vuruş yapar, kendini öldürürsün bu berbat şehirde. Son nefesini verirken “Yedin bitirdin beni İstanbul” diye bağırarak...

İstanbul...
Öylesine güzel bir şehir, öylesine cilveli, öylesine albenili... Köprüden ya da boğazdan geçen herkese “Gelsene” diye işaret eden bir kent... İnciler dizilmiş gerdanını öpmek için herkesin bir defa da olsa görmeye can attığı bir yeryüzü parçası... Havası, iklimi, coğrafi yapısı eşsiz. Ama ya beşeri donanımı bu canım kentin?.. İnsanı?.. Tamam, Anadolu’nun insanı saftır, temizdir, iyi niyetlidir ama, şu kentin kendine has büyüsü, insanı da kendine benzetir.

Dışarıdan bakınca eşsiz güzelliğe sahip bu sevimli toprak parçası, belki de kendisine zerk edilen bir zehir sonucu melek yüzlü şeytana dönüşmüştür, ne dersiniz? Belki de maske takıyordur İstanbul. O büyüleyici güzelliğin altında çirkin bir cadı vardır ve kendini çekici göstererek bizi tuzağa düşürüyor;  hayatını devam ettirmek için kanımızı emiyordur. Belki de İstanbul’a birisi büyü yapmıştır. Her gelen kendini kaybetsin, bir daha bulamasın diye...

Başına her ne geldiyse bu şehrin bilmiyorum, ama yüzyıllardır adına türküler, besteler, şiirler düzenlere kulak vermek gerek. Demek ki herkes hissediyor aynı büyüyü. Bu iyi bir büyü değil, inanın. Eğer İstanbul’a iyi bir büyü yapılmış olsaydı, buraya gelen herkes mutlu olurdu. Turist olarak gelmekten bahsetmiyorum. Yerleşmiş durumda olanların mutsuzluğundan bahsediyorum. Dünyanın en güzel şehrinde, dünyanın en mutsuz, keyifsiz insanları yaşıyor. Herkesin suratında üzgün bir maske var gibi. İstanbul, kendi tertiplediği maskeli baloya çağırmış sanki üzerinde ikamet edenleri. Üzerine yapışmış kanını emen parazitlerden intikam alıyor.

İstanbul’a olumlu katkılar yapanları bu kümenin dışında bıarakarak söylüyorum ki, evet, hepimiz birer parazitiz. İstanbul’un sırtına yapışmış, damarına resmen pipet sokmuş durumdayız ve kanını emiyoruz bu güzelim şehrin. El birliğiyle kıyıyoruz canına. Yerlere tükürüyor, sokaklarını deşiyor, üzerine çirkin binalar yapıyoruz. Bize direniyor şehir. Bizi harap ediyor. Bizi depresyona, yalnızlığa sürüklüyor. Biz onu kirlettikçe, denizini grileştirdikçe, derelerini bulandırdıkça, ormanlarını kazıdıkça, havasını pislettikçe, İstanbul bizi boğuyor kendi kusmuğunda. Doğanın intikamı acı olur diye öğrettiler bize okulda. Doğa da üzerine çöreklenen medeniyetten intikamını, başta o medeniyeti meydana getiren insanları aynılaştırarak alıyor. Farkında değil misiniz? Artık bunalımlarımız bile tek tip oldu.

Fukuyama doğru söylüyordu: Tarihin sonu gelmişti. İstanbul’da artık tarih yazacak boş arsa kalmadı. Tarihi içimize çekeceğimiz temiz hava kütlesi, istikbali göreceğimiz gökyüzü parçası kalmadı ki. Kendimizi hapsettik daracık sokaklardan yükselen çirkin, koca koca binaların arasına. İstanbul bizi hapsetti, üzerimize ilaç döküp bizi böcekler gibi zehirledi. Uyuşturdu. Kanını emen parazitlerle mücadele ediyor bu heybetli kent.

Unutmamamız gereken bir şey var: İstanbul bizden büyük. Hepimizden... Her birimizin toplamından da büyük. Kocaman bir medeniyet(sizlik) adası burası. Aklımızın alamayacağı kadar büyük. Kimse kendini kandırmasın bu şehri alt edeceğini, hep saf ve temiz kalacağını düşünerek.

İstanbul’un eylemleri artarak devam edecek. 

1 Şubat 2011 Salı

NEFRET ETMİYORUM



Hayat çok güzel. Yaşamak güzel. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ya da başka bir büyük şehirde yaşamak şahane! İnsan yaşama sevinciyle dolup dolup taşıyor(!)

Mesela ben yerlere tükürenlerden nefret etmiyorum. Çöpünü sağa sola savuranlara gülümsüyor, içimden “eline sağlık” diyorum. Sokakta bağıra çağıra ağzı dolusu küfredenlere “Senin o bal akan ağzını yerim” diyorum. Yağmur yağdığında su birikintisinden haşırt diye geçip sokakta yürüyenlerin üstüne su sıçratanları çok sempatik buluyorum. Yo hayır, yanılıyorsunuz. Ben şaka yapmıyorum.

Kilimini balkonundan silkeleyerek benim evime toz gübür dolduran taşralı üst kat komşumdan nefret etmiyorum. Gecenin bir körü sessiz sokağımızdan geçerken arabasındaki hoparlörleri patlatırcasına gürültü yapanlardan da nefret etmiyorum. Ben evde terlikle geziyorum ve parkelerim gıcırdıyor diye akşam 10’da kapıma dayanıp yaptığım gürültü(!) yüzünden beni azarlayan komşumdan nefret etmiyorum. Binamızın en alt katında oturan ve dört yaşındaki kart sesli kızı tüm mahalleyi ayağa kaldıran, buna rağmen kızını şımartmaya devam eden sonradan görme komşuma bayılıyorum.

İstanbul’un trafiği çok sakinmiş gibi ev büyüklüğünde arabayla gezen görmemişlerden nefret etmiyorum. Yollar babasının malıymış gibi oraya buraya Porche’sini bırakan yurdum insanından da son derece hoşnutum ayriyeten. Yaptığı yanlıştan ötürü kibarca uyarıldığında pompalı tüfekle adam öldüren kompleksli hemşehrilerimden de nefret etmiyorum. Bir gecede milyarlar harcayan “Playboy” takma adlı gençlerle, bu ülkenin bir evladı olarak gurur duyuyorum. Hele o saçları arkaya doğru jöleyle yapıştırıp gömlek yakalarını bellerine kadar açanlar yok mu… Onlara bir içim ısınıyor; vallahi de billahi de fokur fokur kaynıyorum.

Reyting uğruna televizyonları ahlaksızlık, başıbozukluk ve zevksizlikle dolduranlardan nefret etmiyorum. Şöhret uğruna ruhunu şeytana satanlardan nefret etmiyorum. Kolay yoldan para kazanmak için halkın huzurunu bozanlardan nefret etmiyorum. Bu ülkede adaleti bir takım bilinmeyen mercilerin sağlamasından gayet memnunum.

Ünlü bayanların ağız dalaşından nefret etmiyorum. Bazı kadın yazarların, kalemin kılıçtan üstün olduğunu unutup onu düdük zannetmesine kızmıyorum. Ne idüğü belirsiz insanların başımıza taç olmasından gocunmuyorum. Ciğeri beş para etmez cahillerin saf, temiz, eğitimli, donanımlı, kültürlü insanlardan daha çok kazanmasını ve itibar görmesini çok adil ve yerinde buluyorum.

Yalan söyleyenlerden, dostunu kazıklayanlardan, yetim hakkı yiyenlerden hiç mi hiç nefret etmiyorum. İnanın aklımdan geçmiyor. İyi kızlarla gezip hafif meşrepleriyle evlenen erkekleri de bağrıma basasım geliyor. Her türlü entrika, Bizans oyunu, palavraya kafası çalışan zeka küpü kadınları takdir ediyorum. Henüz kendisi birey olamadığı halde seri şekilde çocuk yapıp topluma “insan” kazandıranlara plaket vermek istiyorum.

Sokakları yaşanmaz hale, evleri korku tüneline, can ve mal güvenliğini efsaneye çeviren suçlulardan nefret etmiyorum. Geceleri pencerelerimi kapılarımı açık tutup, tüm değerli eşyalarımı ortada bırakmayı vatandaşlık görevi sayıyorum. Hırsızlar gece pencereye tırmanıp, gündüz kapımı kırıp evime girmezse “Benim neyim eksik ki?” diyorum. Yurt dışından kanun ithal ettiği için benim alaturka suç kültürümü bir türlü değiştiremeyenlerden, şehirleri Vahşi Batı’ya çevirenleri neredeyse ödüllendirenlerden nefret etmiyorum.

İşini iyi yapmayıp sadece maaş almak için mesai dolduranlara, naylon memuriyet yapıp ATM’den çalışanlara, vatandaşın sırtından vergi, harç, burç, hurç adı altında ya da başka şekilde tırtıklanan paralarla yalılar yatlar alanlara, fakir fukara aç bi’laç gezerken Halil İbrahim sofralarında iftar yemeği verenlere, seçim öncesi oyları toplayıp seçim sonrası ortadan kaybolanlara büyük hayranlık besliyorum. Ülkeyi peşin fiyatına taksitle elin gavuruna satanlara, milli sermayeye globalleri tercih edenlere, bu vatanı kanıyla canıyla inşa edenlerin kemiklerini sızlatanlara sonsuz saygı duyuyorum.

Yok yok! Aynen doğru yazdıklarım. Bir satırını bile inkar edemem. Yazdıklarımın sonuna kadar arkasında duruyorum. Her gün karşılaştığınız ve size rahatsızlık veren hatta cinnet geçirten bu gerçeklerden inanın ben nefret etmiyorum(!) Çünkü damarlarımda uzaylı kanı dolaştığına inanıyorum!


26 Ocak 2011 Çarşamba

HALK BUNU İSTİYOR!

Yüzde 1500 iddiasına varım ki halk ne istediğini bilmiyor. Ya da yüzde 1 milyon iddiasına girerim ki birileri halkın ne istediğini bilmiyor. Peki bu ülkede halk ne için var? Bilmek için mi bilmemek için mi? İşte bütün mesele bu.

Bence halk bile isteye razı ortada olup bitenlere. Hem sabahları başlayıp akşamlara kadar devam eden kadın programlarını günde 7000 kere RTÜK’e şikayet ediyorlar, hem de haftanın 8-9 günü(!) bu programları reyting şampiyonu yapıyorlar. Ortada böyle bir çelişki varsa, halk ne istediğini bilmiyor demektir.

Bir mankenimi gitmiş doktordan bekaret raporu  almış. Koskoca kız ayol! İnsan azıcık yetişkin gibi düşünür. Gidip çocuklar gibi rapor elinde, basına açıklama yapılır mı? Ne için yaptığı da belli değil. El değmemişliğini ispatlamak için mi yoksa biri şarkıcı biri manken olan eski sevgililerinin aseksüel olduğunu ispatlamak için mi, anlamadım. Ama bir de gidip zeka testi yaptırsaydı bulmacanın parçaları yerine oturabilirdi. Onu bunu geçin, bu kız raporu aldıktan sonra defilelerin, magazin programlarının aranan yüzü oldu. Demek ki halk bunu istiyor!

İnsanlar artık hiçbir iş yapmadan çuvalla para kazanan ve başkalarının insani duygularını sömürüp onları sıkılmış limona benzeten kimselerden bıktı. Ünlülerin rol icabı ekranlarda kavga etmesi, ağlaması falan aynen öyle. Aptal olduk yahu. Hangisi gerçek aşk, kim kızgın kim üzgün belli değil. Aziz Nesin yaşasa ne derdi bu aptallığa? Herkesin yaka silktiği bu programlar hala niye yayınlanıyor o zaman? Demek ki halkın ne istediğini birileri bilmiyor.

Çok ünlü bir sunucu, programında genç kızların, kadınların önünde bir erkeğin donunu indirip sonra ekranlara geri dönüyorsa o zaman birileri ne istediğini şaşırmış demektir.

Bizde niye her kutlamada, törende, resmi geçitte falan “Atatürk’ün açtığı yolda laik cumhuriyeti yaşatacağız…” gibi şeyler söylenir? Zaten laik ve demokratik bir ülkede yaşamıyor muyuz? Ne gerek var ki bunları tekrarlamaya? Hadi cumhuriyet dönemi öncesi falan olsa neyse de, kim cesaret edebilir ki bizim devlet yapımızı bozmaya, yıkmaya? Hangi çılgın bize zincir vurabilir ki? Ama hala yıllardır aynı terane. Millete bunu ezberletip laiklik, cumhuriyet, demokrasi gibi kavramların kafalarda anlamsız hale gelmesine yol açtılar. Ama inatla bu tutum sürüyor. Niye? Halk bunu istiyor.

Türkiye, çok çalışarak az para kazanılan ülkelerden. Refah devletlerinde haftada 5 gün, günde 8 saat mesai yapılıyor, onun da her gün 1 saati yemekle geyikle geçiyor; asgari ücret bizimkinin en az iki katı. Ama, işsiz kalma korkusuyla kimse de gidip düşük ücretle sigortasız çalışmaya, gecesini gündüzünü işin evermeye razı olmuyor. Bizde ne oluyor? İş elden gitmesin diye herkes köşeye sinip patronun daha fazla çalıştırmasına, maaşı geciktirmesine, zam yapmamasına göz yumuyor. Hem o kadar şikayet ediliyor bu durumdan, hem de işverenlerin korkusu yok. Niçin? Çünkü halk bunu istiyor.

Ekonomi stabil deniyor, enflasyon düşmüş gibi görünüyor ama alım gücümüz hala aynı. Kredi kartı borçluları neredeyse vatan haini ilan edilecek. Yurt dışına çıkışları yasaklanıyor. Suçsuz insanlar borçları yüzünden intihar ediyor, maşaallah kimsenin bu vaziyete sesi çıkmıyor. Dünyanın başka yerlerinde halklar haftada bir gün havayı suyu bahane edip greve gidiyor. Bizde hakkını aramaya kalkanı daha baştan ispiyonlayıp “anarşit” ilan ediyorlar. Ola ki greve, eyleme gidilirse adamı fişliyorlar. Yani hakkını aramak yasak. Sonra da politikacılar çıkıp ülkemizde işlerin  tıkırında gittiğinden bahsediyor. “Halkın sesiyiz, sizin için varız, sizler için çalışıyoruz” diyor. Fakat bir vatandaş bile durumdan memnun olduğunu beyan edemiyor. Niye kine? Çünkü halkın ne istediğini soran yok.

Hatırlar mısınız, ABD’nin birkaç sene önce istifa eden savunma bakanı Rumsfeld, Irak’ta olduğu iddia edilen kimyasal silahlar bulunamayınca ne demişti? “Biliyoruz ki, bildiğimizi şeyler var. Bilmediğimizi bildiğimiz şeyler de var. Ayrıca bilmediğimizi bildiğimiz bildiklerimiz var”. Ya! Ben de şimdi aynı fikrideyim. Bence bildiklerimizi biliyoruz da bilmezden geliyor, birbirimizin bilmediğini sanıyor ve bilip bilmediğimizden emin olmayarak yaşıyoruz. Neden mi? Çünkü halk bunu istiyor!

2006'dan...

23 Ocak 2011 Pazar

YAPARSAK BÖYLE KAZA YAPARIZ

“Yozgat’ın Çekerek ilçesinde iki otomobilin çarpışması sonucu meydana gelen trafik kazasında çoğu çocuk 15 kişi yaralandı. Yaralılardan ikisinin durumu ağır...”
“Karaman’da üç tekerlekli motosikletin kanala yuvarlanması sonucu 8 kişi yaralandı. 3 kişinin sağlık durumu ciddiyetini koruyor...” (Nisan 2007 tarihli haberler)

Yazıma böyle 3. sayfa haberleriyle başladığım için üzgünüm ama sosyoloji okumuş biri olarak kazaların analizini yapmazsam ayıp olur takdir edersiniz ki!

Yıllardır ne zaman trafik kazası haberlerini okusam hep bir şey dikkatimi çeker: Şehirler arası yollardaki kazalara (yani meskun mahal dışındaki) nedense 7-8 kişi binilmiş araçlar karışır. Normalde bir araç en fazla 5 kişi alır ki o da şehirler arası seyahat için aşırı bir sayıdır, zira arka koltuktakiler rahatsız bir şekilde yolculuk etmek zorunda kalırlar. Yani kısaca, adam olan uzun yola 4 kişi çıkar! Bense ne zaman uzun yolda çoluk çocuk 7-8 kişi binilmiş bir Toros görsem aklıma bu 3. sayfa haberleri gelir ve “işte kaza böyle geliyorum der”, diyorum kendi kendime.

Düşünsenize, sürücü koltuğundasınız ve arabaya o kadar yolcu doldurduğunuz için koltuğunuz iyice sıkışmış; rahatsızsınız. İçeride sizden başka 7 kişi daha var ve yanınızdaki “Bacanak, sen de acemiymişsin ha! Vites değiştirirken ayağını debriyajdan çabuk çektin” derken, arka koltuktaki eşiniz “Ay İsmet yavaş sür! Arabada 4 tane çocuk” var diyecek. Ve tabi ki çocuklar da arkadan “Baba, şu önümüzdeki kamyonu geçelim” diye iddialaşacak veya “İsmet amca, bu ne işe yarıyoo?” diye sorup ta  arka koltuktan kolunu konsola uzatıp ne işe yaradığını bilmediği nesneyi alacak ve sizi çileden çıkaracak. Siz de o esnada “Dur aman! Debriyaj, kamyon, hız, o ne işe yarıyo ulan!”, derken dikkatiniz dağılacak ve gözünüzü ya hastanede ya da, Allah korusun, öbür tarafta açacaksınız.

Gelelim şu motosiklete 8 kişi binilmesi olayına:

Hadi arabaya 8 kişi binilir. Dört noktadan geçen düzlem mi geniştir, yoksa üç noktadan mı? Elbette ki dört noktadan... Yani dört tekerli bir araç 8 kişiyi gösteri amaçlı da olsa taşır ancak yanına kasa eklenmiş bir motora 8 kişi binmenin espirisi nedir, onu anlamış değilim henüz. Yani amaç toplu intihar girişimi mi? Yoksa “Biz evellallah ekonomi yapar, kimseyi yolda bırakmayız! Hanım, sen ufak oğlanla kızı kucağına al, ben de babamı tepeme oturturum. Motoru da büyük oğlan kullansın” mantığı mı? Şahsen kazaya karışmış motorun sürücüsünden beni tatmin edecek bir cevap bekliyorum. (Kendisi ne durumda acaba şu an?)

Biliyorum, “Kazayla da dalga geçilir mi?” diye soruyorusnuz bana ve kızıyorsunuz. İstediğiniz kadar kızın. Bir batında yedi can verecek kadar ekonomi yapacağımıza arabaya 4 kişiden fazla binmeyelim ki hiç değilse şöförün dikkati dağılmasın; biz de güvenli ve konforlu bir seyahat yapalım. Ülkemizde insan hayatının kıymeti gerçekten yok. Motorlu taşıtlar oyuncak olarak görülüyor besbelli. “Yahu bacanak, biz sizin arabayla gelmeyelim, 8 kişi arabanın altı yere değer; hem benzini yer, yokuş yıkarı çekmez, hem de sığamayız o kadar adam. Rahat edemeyiz”, diyeceğimize “Doldur doldur!  Benim araba canavar gibi. Alır 8 kişiyi. Olmadı, çocukları bagaja oturtur, çantaları tepeye bağlarız” dediğimiz için işte yollar böyle kan gölü. Her yıl ortalama 3500 kişi trafik kazalarında can veriyor. Resmen savaş! Amerika’nın Mart 2003’ten bu yana Irak’ta ölen asker sayısı kadar biz bir yılda kurban veriyoruz bu teröre.

Tedbirsizliğimize, umursamazlığımıza, “bizim başımıza gelmez” veya “kader buysa kaçılmaz” inancına o kadar alışmışız ki, yaşamlarımızı ölüme adamışız artık. Hiçbir şey umurumuzda değil. Devletin yaptığı yollara buluyoruz kabahati ya da karşıdan gelen sürücüye.

Böyle spesifik bir örnekle daldım konuya ama, 3. sayafalardaki kaza haberlerinden yaptığım gözlem, kazanın “geliyorum” dediğini ve sayısal bir hata yaptığımızı, Azrail’e davetiyeyi elden verdiğimizi gösteriyor. Üstelik bu, anlamsız terörün sadece bir nedeni. Yaptığımız hata o kadar fazla ki...

Kazasız günler...

19 Ocak 2011 Çarşamba

KAPI DUVAR


Upuzun bir yolda yürüyordum. Geniş, kocaman, ağaçlık yolda… Güneşin boylu boyunca aydınlattığı… Sağlı sollu süslü binaların ve kapılarının sıralandığı yolda… Kimi kapı kocaman, kimi küçüktü. Kimi aydınlık bir avluya açılıyordu, kimi karanlıklara. Kiminin ardındaki yapı köhneydi, kimininki yepyeni. Kimi kapı kendiliğinden açılıyordu bana, kimi anahtarını bulmam için oyun yapıyordu. Ama ben yürümeye devam ediyordum.

Bir kapının önünde bir süre durmuştum aslında. Tam içeri girecekken yüzüme kapanıverdi. Anahtarı yere düştü, kapının altından içeri kaydı, geri alamadım. Parmaklarımın ucundan son anda kaçırdım. Çok uğraştım kapıyı yeniden açabilmek için, ama nafile. Kapı kararlıydı bir daha açılmamaya. Ben de yola devam etmeye karar vermiştim. O varaklı, taptaze cilalı ve geniş kapıyı ardımda bırakarak…

Derken, karşıma o kapıya çok benzeyen bir başkası çıktı. “Acaba ben bir dairenin etrafında mı yürüyorum, aynı yere mi geldim?” dedirtecek benzerlikte… Önünde durdum bir süre emin olabilmek için. Aynı kapı olmadığından emin olabilmek için… Değildi. Ardındaki yapı daha büyük, gösterişli, daha eski ama sağlamdı. Evet, çok benziyordu eski kapıma, ama kesinlikle ondan farklıydı. Ardındaki binanın heybetinden, nefes kesici güzelliğinden anladım farkı.

O upuzun yolda, başka kapıların önünden geçmek varken, durup bu benzerliği izlemeye başladım hayretler içerisinde. Ve daha önce görmediğim, diğer kapıda olmayan olağanüstü güzellikteki detayları… Altın sırmaları, çiçekli işlemeleri, zanaatkarın parmak izini, kilidin parlaklığını hayranlıkla izledim. Ve bir adım geriye gidip binanın güzelliğine baktım. Sonra camlardan içeri kaydı gözüm ve şevkimi kıran bir şey gördüm: Kapının arkası duvardı. Evet, heybetli bir bina yükseliyordu ardında, ama kapının iç tarafına duvar örülmüştü. Pencerelerin içine bakınca, duvar çok net görülüyordu.

Üzgün bir şekilde kapıya bakmayı sürdürdüm. Hayranlıktan gözümü alamıyordum. O geniş yolda sıra sıra kapılar dizilmiş, güneş ışığında parlıyor ve beni çağırıyordu ama ben o binanın gölgesinde durmuş, o süslü dev kapıyı izliyordum. O kadar şaşkınlıkla ve hayranlıkla seyrediyordum ki, kapının anahtarı çıkıverdi hemen altındaki boşluktan. Çıktı ve ışıklar içinde parlayarak avcuma kondu. Artık, elimde parlıyordu altın anahtar, gölgede olmama rağmen ışıl ışıldı avcumda.

Tekrar kapıya baktım, sanki rüzgarda bir fısıltıydı beni çağıran sesi. Yaklaştım, daha da yaklaştım. Tam önünde durdum kapının. Anahtarı deliğe doğru uzattım, kilide taktım. Ama çevirmedim. Çevirmiyorum. Çevirmeyeceğim.

İstesem kapıyı açardım şimdiye kadar. Beni çağıran fısıltısını hayal meyal işitmeme rağmen… Ama arkasındaki duvarı görmek istemiyorum. Şevkimi kıran, içeri girmemi imkansız hale getirecek o kapıyı açıp da, kapının eşsiz güzellikteki manzarasından etmek istemiyorum kendimi. Kapı kapalıyken daha güzel. Onu seyretmesi, açmaktan ve duvara bakmaktan daha güzel. O kalın duvara bakacağıma, kapıya bakarım daha iyi.

Aslında, istesem duvarı da yıkarım. İstesem, hiç durmaksızın yumruklayarak dayanıklılığını azaltır, uzunca bir süre sonra üstünde delik açılmasını sağlarım. Ama bana ne faydası olur? İçeri giremem ki. Ya da istesem, elime balyoz alıp yerle bir ederim o duvarı. İçeri girebileceğim kadar yer açarım kendime. Ama kapıya da zarar veririm. O güzelliği, o zarafeti bozulur, o zaman ne anlamı kalır içeri girmenin? Kapı geri kapanmadıktan sonra… Hem kim ister enkazın içinde oturmayı?

Tek çarem, kapının, o duvarı kendi isteğiyle tamamen yok etmesi. O kapıda öyle bir irade var ki, istese o duvarı, arkasında en ufak bir toz zerresi bile kalmadan yok eder, ben de sağsalim içeri girip kapıyı kapatır, o görkemli yapının içinde bir ömür yaşarım. Ama ben kapıyı açmadığım sürece, o kapı o iradeye sahip olmayacak. Kapıyı açsam bile, isteyemem duvardan kurtulmasını. Belli ki bir bütün olmuşlar, harç ile kaynamışlar birbirlerine. Belki duvar olmadan kapı da yıkılacak. Bilemiyorum ki. İsteyemiyorum kapıdan duvarı yıkmasını. Kapıyı da açmak istemiyorum. Anahtarı bana veren kendisi ama açamıyorum.

Anahtar kilitte bekliyor, ışıl ışıl parlıyor, kapının üstündeki altın sırmalar göz alıcı güzelliğiyle karşımda duruyor. Bakmaya devam ediyorum. Bir yanımda o upuzun ve güneşli yol uzanırken, kimse beni kapıya prangayla bağlamamışken, aslında istesem bırakıp gidebilecekken, durup gölgede izliyorum süslü kapıyı. Düşlüyorum sonuna kadar açıldığını ve beni ardındaki aydınlık salona buyur ettiğini. Gözlerimi kapattım, kapıyı izliyorum. Güneş o uzun yolda parlıyor, ben kapının gölgesinde üşüyorum.