24 Ağustos 2011 Çarşamba

AŞK KİTABI

Sevdim, sevdim nah bu hale geldim.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Mayın Tarlası - Şebnem Ferah




Mayın tarlasında dolaşıp durmuşum aşk sanıp da 
Herkes arkamdan bağırmış kimseyi duymamışım 
Savaş filmlerinde olurya yaralı yaralı devam etmişim 
Sonuna kadar aşk ya yanımdasın sanmışım 

Mayın tarlasında yürüyüp durmuşum aşk sanıp da 
Tel örgülerde durmamış bir delikten geçmişim 
Herşey bana dur demiş kulağım darbe almış duymamışım 
Sonuna kadar aşk ya sadece inanmışım 

Koşmuş düşmüşüm kalkmışım 
Sevişmek sevmekten gelir inanmışım 
Elimden tuttuğunda öyle bir güvenmişim ki 
Bize birşey olmaz sanmışım 
Hep sanmışım 

Mayın tarlasında bir adam sevmişim aşk sanıp da 
Soyunup korkusuzca çırılçıplak kalmışım 
Aşk filmlerinde olur ya işte öyle sevmişim sonunda 
Bedenim sağlam bulunmuş; yüreğim paramparça

7 Ağustos 2011 Pazar

MELEKLER KÖTÜLÜK EDER Mİ?





“…Ama bir gün hayatıma bir melek girdi. Gözlerimi açan muhteşem bir adam… Gözlerinin açılması harika bir duygu Kâtip. İstanbul üstünde yükselen güneşe bakabiliyorsun. Tüm lambalar teker teker sönüyor. Hepsini görüyorum Kâtip. Hepsi onun sayesinde. Beni hiç yargılamayan iyiliği sayesinde… …O beni böyle sevdi.”


Ve o, tam da beni mutluluktan en yükseklere uçurduğu sırada ortadan kayboldu. Benim kanatlarım yoktu. O melekti ya, onun kanatlarıyla uçmuştuk o zamana dek.


Onsuz yere çakıldım.

Ve ardından şehrin tüm sokaklarında onu aradım. Kendi içim dahil… İnsan seline rağmen ıssızdı her yer. Ama, o çoktan gitmişti, yoktan varolduğu gibi. Gördüğüm ıssızlık, şehre değil bana aitti.

Yakın olmak için uzak durduğum adam,
“Üzülme, her şeyini kaybetmedin; ben varım. Belli etme zayıflığını; bunu da atlatırız.”

***

Ve adam, her şeye rağmen çaresizliği seçer, içinde bulunduğu hapis ortamına teslim olur, bileklerini gardiyana kendisi uzatır ve kelepçeyi seve seve takar. Canını kurtarması için tek yol budur. Sevdiğini söylediği kadından vazgeçmeye mahkum etmiştir kendini. Ona dair ne varsa silmiş, tüm anıları yok etmiş ve onu düşüncelerinden bile kovmuştur.

Kadın ise bir melek tarafından ihanete uğramanın acısını yaşamaktadır. Her gün kendine şunu sormaktadır:
Melekler kötülük eder mi?

5 Temmuz 2011 Salı

BİZ NERDE YANLIŞ YAPTIK?


2002 yılında, En Zayıf Halka yarışmasından 5,5 milyar lira tutarında para ödülü kazanmıştım. Beni ödüle ulaştıran soru bir yemek sorusuydu. Ben kendi sorumu bildim, rakibim kendininkini cevaplayamayınca, yarışmayı ben kazandım. Ve sonra, kazandığım parayla bakın ne yaptım.

Yazının başlığına kanıp da sakın parayı çarçur ettiğimi düşünmeyin. Tam tersi, parayı çok akıllıca kullandım. “Bodrum’da Yemekler Tez Pişer” adlı kitabımızın ortaya çıkmasına sebep olan atılımı gerçekleştirdim.

Annem yıllardır Bodrum’da yaşıyor. Evin kocaman bahçesi var. Yazları misafir hiç eksik olmaz. Gelenler de annemin yemeklerine bayılırlar. Bir insan her türlü yemeği, tatlı-tuzlu, pasta-ana yemek ayrımı olmadan bu kadar güzel yapar mı? Yapar. Herkes anneme, “Fikoş, senin mezelerin olağanüstü. Yemeklerin de enfes. Neden bu bahçeye bir kafe açmıyorusun? Zaten misafir ağırlıyorsun, bari bunu paraya çevir” diyordu.

İşte, biz de annemin marifetlerini ve para ödülünü birleştirerek bu birikimi değerlendirdik ve 2002 yazında Cafe Queen’i açtık. Menüde neler yoktu ki… Ana yemek, meze, pasta, tost, Adana spesiyalleri, mantı, gözleme. Ohoo… Çay kahve servisinin yanı sıra, meşrubat ve alkollü içecek de satıyorduk.

Aslında satamıyorduk. Günlerce beklerdik ama istediğimiz yoğunlukta müşteri gelmezdi. Özel bir aktivite yapmadığımız sürece genelde sinek avlardık. Kafe sahilde değildi bir kere; denize gelenler bizi görmüyordu. Dağıttığımız broşürler bir işe yaramıyordu. Kimse denizi bırakıp bizim yemeklerimizi yemeye gelmiyordu. Bizi özel kılan bir şey yoktu ki. Annemin olağanüstü lezzetleri dışında…

Peki, biz nerde yanlış yapmıştık?

Evet, annem gerçekten çok nadir tadabileceğiniz lezzetler yaratabilen bir kadın. Mantıyı, dolmayı, makarnayı, mezeyi, herkesten, sizinkinden, en ünlü şeflerden bile daha leziz yapıyor. Bu konuda da asla mütevazı olmamıştır, olmaması gerekir. Ama, bu bize yetecek bir etken değildi müşteri toplamak için.

Bir kere, mantı, gözleme, tost, şinitzel gibi çabuk tüketilebilen yiyecekleri etrafta yapan bir sürü lokanta vardı. Hele ki ta İstanbul’dan Ankara’dan kalkıp gelenler, modern, şehirli ve süslü bir kadının yemeklerini yemektense, hamur açarken gördüğü köylü kadının gözlemesini yemeyi tercih ediyordu. Diğer yemekler desen, onları da insanlar sahilde oturup yemeyi, içki içmeyi tercih ediyor. Bize niye gelsin? Çay kahve ve meşrubat zaten her yerde var.

Biz, kendimizi herkesten farklı kılan yanımızı öne çıkarmalı ve ona yoğunlaşmalıydık: tatlı ve kurupasta işine.

Annemin mezeleri çok iyi olabilir, fakat sahildeki lokantalarda denize nazır oturduktan sonra, lezzeti çok da takmıyor kimse. Ama, bizim beldede olmayan şeyi yapsaydık, tatilciler hiç değilse akşam beş çayına bize gelebilirdi, biz de oradan kazanç sağlardık.

Mesela, kafenin adını  “Tatlı Rüyalar” koyardık. Sadece annemin nefis tarçınlı kurabiyesi, kraliçe tatlısı, zeytinli çöreği, peynirli poğaçası ve zeytinli ekmeğinden satardık. Kafeyi sabah değil, öğleden sonra 3’te açardık, akşam 9’da kapatırdık. Sadece denize gelenlere hizmet verirdik. Yani uzmanlaşırdık, odaklanırdık.

Civarda nargile içilen yer yoktu, bizde vardı, bu işe biraz daha eğilebilirdik. Akşam 5-6 arası promosyon yapar, pasta tabağı ve sınırsız çay ikramına fiks fiyat koyardık. Ayrıca, tatilcilerin daha da yoğunlaştığı cuma, cumartesi ve pazar günlerinden birini kısır, birini mercimek köfte, birini fellah köfte günü yapardık. Saat 5-7 arası ikram edileceğini duyururduk.

Böylece ne olurdu? Çok fazla giderimiz olmazdı. Yemekler bozulmazdı. Daha az yorulurduk. Bütün gün müşteri beklemek ve kendimizi angaje etmek zorunda kalmazdık. Fakat, daha çok müşterimiz olurdu. İnsanlar saat kaçta nerede ne yeneceğini bilir ve ona göre gelirlerdi. Bilirlerdi ki, akşamları balık-rakı sahilde yapılsa da, öğlenleri gözleme Ayşe Ana’nın yerinde yense de, akşamüzeri açlığını gidermek ve yorgunluk atmak için sahilden eve dönerken Tatlı Rüyalar’a uğranır ve Fikoş’un pastaları yenirdi.

Ayrıca, dekor konumuz da var. Biz dekorasyonu öyle özenli yaptık ki, dışarıdan gören bizi lüks ve pahalı bir mekan zanetti. Halbuki köylü Ayşe Ana’nın evinin balkonu ne kadar otantikti. Biz de kendi evimizin bahçesini, sahiden de kendimiz oturuyor ve yaşıyor gibi düzenleseydik (ki zaten kendimiz orada yaşıyorduk) daha samimi ve sahici bir hava yaratarak, daha arkadaşça bir deneyim yaşatabilirdik misafirlere.

İsmi de turistik yer deyip Cafe Queen yapma yanılgısına düşmemeliydik. Bizim beldeye zaten çok fazla turist gelmiyordu ki. Tatlı Rüyalar bize yeterdi. Kapıya koyduğumuz menünün zaten İngilizce’si vardı. Onu gören de anlardı bizim ne yaptığımızı.

Geriye dönüp bakınca, nerede hata yaptığımızı görmek kolay oldu. Ama tabii, insan bir iş kurarken anlı şanlı olsun istiyor, etrafa karşı biraz da gösteriş yapmak, ezilmemek istiyor. Ne kadar yanlış bir ticaret anlayışı bu. Mütevazı görünmek ancak mütevazı davranmamak gerekiyor. Hatayı biz en başında yaptık.

13 Haziran 2011 Pazartesi

KİTAPSIZ MEMLEKETİN REKORTMEN OKURLARI


Mayıs ayında sadece bir iki gün haberlere konu olan, ama bence gündeme oturması gereken bir olay gerçekleşti: Kitap okunmayan bir ülkenin (çoğumuzun ücra köşe diye tabir ettiği) Malatya kentinde 23 bin kişi bir araya gelerek kitap okudu. Katılımcılar, önce ellerindeki kitabın bir bölümünü sessizce okudu. Daha sonra sunucu ile birlikte 20 dakika sesli bir şekilde, Victor Hugo’nun “Garip Bir yolcu” isimli kitabından 4 sayfa okundu. İşte cnnturk.com gözüyle o haber:

“Malatya'da gerçekleştirilen aynı anda kitap okuma rekor denemesine 23 bin 822 kişinin katıldığı bildirildi.

Malatya Valiliği'nden yapılan yazılı açıklamada, 12 Nisan 2011 tarihinde İnönü Stadyumu'nda gerçekleştirilen rekor denemesine katılımın yüksekliğine dikkat çekilerek, böyle kapsamlı bir rekorun bulunmadığı kaydedildi.

Açıklamada, şu ifadelere yer verildi: "Malatya Okuyor Kampanyası kapsamında Malatya İnönü Stadyumunda aynı yerde aynı anda toplu olarak sesli kitap okuma rekor denemesi Malatya Valiliği, Milli Eğitim Müdürlüğü ve NT mağazaları iş birliğiyle gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen rekor denemesine 23 bin 822 kişi katılmıştır. Bu katılım dünya rekorunun çok üstündedir. Bazı internet medyasında organizasyonun NT mağazalarına ait olduğu yazılmış ancak organizasyon Malatya Valiliği'ne aittir."

Ve haberin, malatyagenclik.net’teki devamı:

“Bu arada, 25 bin kişinin katılımı ile kitap okuma rekor denemesiyle ilgili konuşan Vali Ulvi Saran, Malatya’da bir tarih yaşandığına dikkat çekerek, Malatya Okuyor kampanyası süresince 7 ayda 100 bin öğrencinin 1 milyon 900 bin kitap olduğunu belirtti.

Türkiye’de okuyan kişinin azlığından şikayetçi olan Saran, “Dünyada bir kişi yılda 20 kitap okurken, Türkiye’de ise 6 kişinin 1 kitabı okuması son derece üzücüdür” ifadelerini kullandı.

NT Mağazaları Genel Müdürü Şeref Kolak, Malatya’da bir ilke imza atıldığını belirterek hedefin bu rekor denemesi ile Guinness Rekorlar Kitabı’na girilmesi olduğunu vurguladı.
İlki geçtiğimiz yıl 15 bin 440 kişiyle Mersin’de gerçekleştirilen ‘Dünya Kitap Okuma Rekoru’ etkinliği bu yıl Malatya’da gerçekleştirilmiş oldu.”

Bu rekor denemesine ilişkin çok fazla söze gerek yok aslında. Ama gözüme ilk çarpan tespitler şunlar oldu:

·         Bu denemenin Malatya gibi, kayısısı dışında pek de kimsenin ilgi göstermediği bir kentimizde gerçekleşmiş olması (ki bence ülkemizin tüm kentleri tek tek ilgiyi hak ediyor, Malatya da böylece kayısıdan ibaret olmadığını kanıtlamış oldu)

·         İstanbul’da tüm reklam panolarında Fethullah Gülen ve cemaatine mensup kimselerin kitaplarının bangır bangır reklamı yapılır ve hatta neredeyse zorla okutulmaya çalışılırken, bir yabancı yazarın kitabının okunmuş olması

·         Hadi yazarı ve popülerliği geçtim, Victor Hugo gibi dünyaya mal olmuş bir yazarın klasikleşmiş bir eserinin seçilmesi

·         Gününün 4 saatini yolda harcadığı halde kitap okumayı aklının ucundan bile geçirmeyen büyükşehir insanımıza örnek olacak bu rekor denemsinde 23 binden fazla kitapseverin bir araya gelmesi

İnsanın göğsü kabarıyor. Okuma sevgisiyle bu rekora, hem de o sıcağın ve güneşin altında katılan binlerce insanı gördükçe gözlerim doluyor.

Bir film vardı hatırlar mısınız? Hiç kar yağmayan Jamaika, kış olimpiyatlarına katılmak üzere ekip kuruyor, şanssızlık sonucu yarışmada dereceye giremese de tüm dünyaya azmiyle örnek oluyordu. Dünyaya bizden de selam olsun. Kitap okumayan bir millet kitap okuma rekoru deniyor.

N’olmuş yani? Dünyanın en büyük adalet saraylarından biri İstanbulu’un Anadolu, diğeri de Avrupa yakasında.

22 Mayıs 2011 Pazar

MEMNUNİYETSİZ MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ


Nisan ayının başlarında bir pazar günü… Gennaration’u hazırlamak üzere ajansta geç saate kadar çalıştım. Saat 23 sularında, grafiker arkadaşla işimizi toparlayıp ajanstan ayrıldık. Beraber metroya bindik. Ben Taksim’den Bostancı dolmuşlarına binip eve dönmeye niyetlendim. Ancak, metro Mecidiyeköy istasyonuna geldiğinde, ajanstan geç saatte çıkınca taksiye binme hakkım olduğunu hatırlayarak fikrimi değiştirdim ve arkadaşımla vedalaştım. Mecidiyeköy’den metrobüse binecek, Söğütlüçeşme’de inip oradan eve taksiyle geçecektim.

Bir önceki gün, yani Cumartesi sabahın erken saatinde, cep telefonuma Garanti Bankası şöyle bir mesaj göndermişti: “****** numaralı paracardınız, talebiniz doğrultusunda yenilenmiştir. Yeni paracardınız en kısa sürede adresinize gönderilecektir.” Ben mesaja anlam veremedim, zira öyle bir talebim olmamıştı. Yanlışlıkla geldiğini düşünerek çok da dikkate almadım açıkçası. Zaten bir gece önce, eve gelen temizlikçiye vermek üzere para çekmiştim evin yakınındaki bir bankamatikten.

Velhasıl, pazar gecesi saat 23:30 civarı metrobüse binmeden önce, cebimde sadece 6,5 TL olduğunu hatırlayarak, Mecidiyeköy metrobüs girişindeki Garanti paramatikten para çekmeye yeltendim. Fakat, o da ne? Paramatik, ‘paracard’ımı içeri girer girmez yuttu! Bende jeton düştü tabii. Bir önceki gün gelen mesajı o zaman anladım. Ama, bankanın yeni bir kart göndermeden mevcut kartımı yutmasını anlayamadım. Bir yandan kendime kızdım. Belki de kartın kullanım süresi doldu, neden üstüne bakmadım ki dedim. Bir yandan da, yenisini göndermeden eski kartı yutan ve beni kartsız bırakan bankama kızdım. Ve gecenin o saatinde, Mediciyeköy’ün ortasında parasız ve yapayalnız kaldım. Yine de moralimi bozmadım. Akbil basıp metrobüse girdim ve hemen ev arkadaşımı aradım. Cep telefonu cevap vermedi. Evi aradım; ev cevap vermedi. Eve kadar taksiyle gidip ev arkadaşımdan para isteme ümidim çöpe gitmişti. Metrobüsten çıktım. Tekrar metroya atladım ve Taksim’den, cebimdeki son parayla Bostancı dolmuşuna bindim.

Saat 00:30 civarı Caddebostan sahil yolundaki Erenköy sapağından evime kadar yaklaşık yarım kilometrelik yolu korkudan titreyerek yürüdüm. Evet, Anadolu yakası nezihtir, güvenlidir, kimseye birşeycik olmaz ama, benim yürüdüğüm yol da o kadar karanlık ki, kesseler kimse duymaz. Tabii, ben o sokağa gelene kadar yol boyu Garanti Bankası’na sinirlendiğimden Twitter ve Facebook’ta serzenişlerimi dile getirdim ve olabilecek en kötü senaryoyu da yazıp bankaya sessizce hesap sordum: “Ey Garanti Bankası, gecenin şu saati beni o karanlık sokakta bıçaklasalar bunun vebalini nasıl ödeyeceksin? Bunun sebebi, sorumlusu, gecenin bir körü beni arasız pulsuz sokak ortasında bırakan sensin!”

Ertesi sabah işyerine gittiğimde yaptığım ilk şey, hesabımda kalan son parayı bir arkadaşımın hesabına aktarmak ve ondan nakit olarak alıp likidite sorunumu çözmek için internet şubesi hesabıma girmek oldu. Bir de ne göreyim? Hesabımda para da kalmamış. Ayrıca bana gerçekten yeni bir ‘paracard’ tanımlanmış. Öfkem, yerini şaşkınlığa bıraktı. Yani ben evvelki gece, kartımı paramatike kaptırmamış olsam da parasız kalacakmışım zaten. Her halükarda meteliksizmişim de haberim yokmuş!

Hem kartımın gitmesi hem de paramın buhar olup uçması kafamı karıştırmıştı. Durumu çözmem ve iyice anlamam gerekiyordu. Dolayısıyla, bir sonraki işim de bankayı arayıp hesap sormak oldu. Bir hışımla aradım 4440333’ü. Hesabımdaki paranın akıbetini sordum. Ayrıca, beni gecenin bir körü sokakta beş kuruşsuz ve kartsız bıraktıklarını da anlattım. Çağrı merkezi yetkilisi, hesabımdaki paranın Cuma gecesi Sirkeci şubesindeki paramatikten çekildiğini söyledi. Ben de kıza, öyle bir işlem yapmadığımı söyledim. Kızcağız hemen şüpheli işlem bildirimi yapmam için beni yönlendirdi.

Şüpheli işlem bildirimi yaparken Garanti Bankası çağrı merkezi yetkilileri bana epey yardımcı oldular ve durumu da açıkladılar. Meğer bir önceki hafta ben dahil birkaç müşterinin hesabından kendi bilgileri dışında para çekilmiş. Ama nasıl olduysa, kendileri çekmiş gibi görünüyormuş. Bu şüpheli durumu fark eden banka, tüm o müşterilerin ‘paracard’larını iptal edip, cep telefonlarına kısa mesaj göndermiş. Evet, bu açıklama beni tatmin etmişti gerçekten. Bana düşen, durumu bildiren ve genel merkeze şikayetimi açıklayan bir dilekçe yazmak olmuştu. Denileni yaptım.

Bütün bunları yaparken bir yandan da bankacı bir arkadaşımı arayıp böyle durumlarda izlenen sürecin nasıl işlediğini sordum. Bankalar, şüpheli işlemlerle ilgili dilekçeyi takibe alıp, söz konusu ATM’nin kameralarından parayı kimin çektiğini izler ve müşteriden başka biri işlem yaptıysa, parayı 10 gün içinde iade ederlermiş. Zaten benim vakamda, durum banka tarafından biliniyormuş ki kartımı anında iptal etmişler. Yani, ben bankama beni parasız bıraktığı için söylenirken aslında, bankam beni korumaya ve yeni usulsüzlüklerin gerçeklemesini önlemeye çalışıyormuş.

Dilekçemi bankaya ilettikten sonra, yeni ‘paracard’ım için adresimi bildirdim. Garanti Bankası beni aynı gün arayarak, birkaç müşterinin başına gelen durumu izah etti ve kartların iptal edildiğini, en kısa zamanda yenilerinin adresimize gönderileceğini bildirdi. Yani, ben çağrı merkezini aramasam dahi, beni arayıp bilgilendireceklermiş. O telefondan sonra, bankama teşekkür edip, bir de adamların günahını aldım diye vicdan azabı duydum.

Bankamın beni korumaya çalışmak için böyle bir girişimde bulunması beni memnun etti. Ama keşke, cumartesi sabahı bana mesaj atmak yerine arayıp bilgilendirselerdi ve kartımın ilk kullanımda yutulacağını söyleselerdi. Ben de ona göre tedbirimi alırdım. Müşteri memnuniyeti tam olurdu o zaman. Anladığım kadarıyla banka, olayın ne olduğunu tam olarak çözene kadar bizlere bilgi vermedi; kartları iptal ederek önlem almayı yeterli gördü.

Her ne kadar, beni haftasonu parasız bırakarak tam anlamıyla bir memnuniyet yaşatmasa da Garanti Bankası’nı, daha fazla mağdur olmamızı önlemek için atik davrandığından ötürü kutluyorum. Olayı kısa sürede çözerek, bilgim olmadan çekilen parayı hesabıma dört gün sonra geri yatırdığı için de teşekkür ediyorum. Benim param çok fazla olmadığı için hem ben hem banka şanslıyız ama, bu dolandırıcılığın birkaç kişinin başına geldiğini ve bankanın herkese ödeme yaptığını düşünürsek, aslında ne büyük bir zarara uğradığını da anlamak zor olmaz.

Canım bankam, o paraları cebinden ödedi, bizleri hem mağduriyetten hem de daha fazla zarar görmekten kurtardı.