27 Nisan 2011 Çarşamba

ÖSYM’YE DE SINAV GEREK


Türkiye’de, öğrencileri ve kamu sektöründe çalışmak isteyen adayları sınayan bir kurum var: Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi. Yıllardır tartışılan bir kurum. Gerek sınav sistemleri gerekse sınav oragnizasyonları bakımından ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilmiştir. Ben bildim bileli “ÖSYM’ye ne gerek var, üniversite sınavı niye var, hiç adil değil, çok saçma, her okul kendi sınavını yapsın” denir durur.

Ben de üniversite gibi, askeri lise gibi kurumlara giriş sınavının her okulun kendi sistemiyle yapılması taraftarıydım. Söz gelimi, ODTÜ Makine Mühendisliği’ne girmek isteyen öğrenci ile İstanbul Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı’na girmek isteyen öğrenci aynı derslere çalışmadan, kendi bölümleri üzerine yoğunlaşmış sınavlara hazırlanarak elemeden geçmeliler, diye düşünüyordum. Ama bunları söylemek kolaydı tabii. Ülkenin şartları gözetilerek bir kez daha düşününce, adil olmadığını düşünüdüğümüz merkezi sistemin, bir kurumun kendi içinde yapacağı sınavdan çok daha adil olacağını söyleyebiliriz.

Bugünlerde ÖSYM’nin en çok eleştirildiği konu bu. ‘Cemaatçileri istedikleri bölümlere sokabilmek için merkezi sınavda şifreyle, yerine adam sokmayla, kopyayla, önceden cavp anahtarı vererek, hileli kitapçıkla sınava alıyorlar’ şeklinde tartışmalar var. Yani düşünsenize, bunu koskoca devletin merkezi sınav kuruluşu yapıyorsa, tek başına bir okul, kendi özerk sınavında neler yapmaz! Düz mantıkla ulaşılacak sonuç bu olmalı herlade.

Ben tabi, ne olursa olsun ‘ÖSYM iyidir, candır, öpüp başımıza koyalım’ demiyorum. Ne yazık ki ÖSYM, son 2-3 yıldır, eline yüzüne bulaştırmadan bir sınav yapamadı. Her defasında ya sorular hatalı çıkıyor, ya birileri haksız başarı elde ediyor, yok kimilerine cevap anahtarı önceden veriliyor, yok bazı kitapçıklarda basım hatası oluyor, yok efendim şifreli cevap anahtarı çıkyor ortaya vs. Artık ÖSYM’ye güvenimiz kalmadı. En son 24 Nisan’da ALES yapıldı –ki bu sınava ben de girdim- İzmir’de hatalı kitapçık krizi yaşandı.

Bundan sonra öğrencilerde ve kamu personeli adaylarında şu tedirginlik olacak: “Yahu ben şimdi X sınavına gireceğim ama acaba ne hatalar çıkacak?” Çünkü bir sınava hazırlanırken amacınız, ya barajı aşmaktır ya da en yüksek puana ulaşıp istediğiniz bölüme girmektir. Ama, durum böyle olunca, olası aksilikleri düşünür durursunuz. Çünkü, sınavda şaibe varsa, yani iptal edilecekse, bazı sorular geçersiz sayılacaksa, sizin harcadığınız onca emeğin, enerjinin ve zamanın boşa gitmesi ihtimali var. Bu da motivasyonun düşmesi ve umutsuzluk demek. Bakın, son YGS skandalından sonra üniversiteye hazırlana bir gencin ihtihar haberi geldi. Bu belirsizlik, hayatını o sınava, geleceğini üniversiteye adamış birinin dünyasını o derece karartabilir. Bununla şaka olmaz.

Ortada sadece iddialar varken kimseyi zan altında bırakmak istemem, ama gerçekten birilerini belli konumlara getirmek için onlara şifreleri cevap anahtarları falan veriliyorsa bu, binlerce günahsız, dürüst ve bileğinin hakkıyla hazırlanan, çalışan insana, tarihteki en büyük haksızlıktır ve sizin bedavadan üniversiteye veya bir kamu kuruluşuna soktuğunuz kişi güle oynaya hayatını sürdürürken, hakkını yediğiniz kişinin hayatı kararabilir. Bunun vebali günahı ödenemz!

İşte, son 2-3 yıldır şaibesiz tartışmasız bir sınav yapmayı beceremeyen ÖSYM artık her sınavda kendini de sınayacak. Gerçekten hatasız iş yapılıyor, herkese adil davranılıyorsa, bundan sonraki sınavlarda göreceğiz. Sırada ALS, TODAİE, KPDS, TUS ve YGS var. Umuyoruz ki kurum, bu sınavlarla kendini aklar. Yoksa ÖSYM’ye başkan seçme sınavı da yapılması gerekecek ki mevcut başkanın imajına bakılırsa bir din görevlisi olmak isterken, ÖSYM’nin azizliğine uğrayarak İTÜ Makine Mühendisliği’ne girmiş gibi görünüyor. Hakkında intihal yaptığına dair iddialar bulunduğunu hatırlatmama bilmem, gerek var mı?

20 Nisan 2011 Çarşamba

AYCAN TÜRK’ÜN SUÇU NE?


Hollywood dizilerine bayılıyorum. Komediyse 25 dakika, dram ya da maceraysa 40, bilemedin 50 dakika sürüyor bir bölüm. Senaryo akıcı. İzlerken sıkılmıyorsun, bir sahnede dakikalarca beklemiyorsun, olaylar hızla akıyor diye de dizi hemen bitmiyor. Olayların ardı arkası gelmiyor. 10 sezon kadar sürebiliyor bir dizi. Malzeme bol. Aynı kısır döngü üzerinden her hafta 90 dakika baymıyor izleyiciyi. Bir sezonda sıkılıp bırakmıyorsun diziyi.
Türk televizyonlarındaki yerli dizileriyse sevmiyorum. Takip edesim gelmiyor. Bütün akşamımı angaje edecek kadar vaktim yok. Bizde son birkaç yıldır moda oldu 90 dakikalık diziler. Reklamı, özeti derken üç saat ekrana hapsoluyorsun. Eski dizileri hatırlıyorum da, TRT’nin tek kanal olduğu dönemi… O zaman bu kadar uzun değildi hiçbiri. Çok sürükleyiciydi üstelik. Baymazdı. 6, 13 veya 26 bölüm sürer, efendice biterdi. Çünkü, senaryo ona göre yazılırdı. Dizinin başı yayınlanırken sonu belli olurdu.
Günümüz dizileri tam tersi. “Bir başlayalım da bakalım, Allah ne verdiyse yazarız senaryosunu. İzleyicinin tercihine göre uzatırız, kısaltırız. Baktık olmadı, yeni karakterler ve hikayeler ekler, diziyi tekdüzelikten kurtarırız” diyerek yola çıkılıyor gibi bir tablo var ortada. Bir kere, önüne gelen senaryo yazmaya başladı. Her kanalda hemen her akşam bir dizi var. Üç bölümde istenileni vermeyen dizinin dördüncü bölümü görme şansı yok. Nasılsa yeni dizi sırada bekliyor. O olmadı, sıradaki...
Bizde dizi sektörü- ki evet, hakkını yemeyelim, binlerce kişiye ekmek dağıtan koca bir sektör haline geldi- arap saçına dönmüş durumda. Yapımcılar, her ne kadar son düzenlemeyle süresi kısalsa da, reklam pastasından koca pay kapabilmek, reytingleri tavan yaptırmak için her türlü numarayı kullanmaktan çekinmiyorlar. Dizinin hangi karakteri daha çok seviliyorsa onun rolü daha fazla yazılıyor, sevilmeyenler geri çekiliyor. Oyuncunun özel hayatı kötü gidiyorsa diziden hemen şutlanıyor, senaryo icabı ya ölüyor, ya yurtdışına okumaya gönderiliyor vs.
Buradan şuna varmak istiyorum: Bizim dizileri aslında yapımcılar değil, izleyiciler yapıyor. “İzleyicinin dediğini yapmazsak reytingimiz düşer, kanal bizi yayından kaldırır” korkusuyla, izleyici ne derse ona göre gelişiyor senaryo. Yani hikayeyi yazarken aslında sonunu da yazarsınız ya, işte dizilerin senaryoları öyle olmuyor. Belki birkaç olası final tasarlanıyor ama dizi hep, izleyicinin arzu ettiği şekilde ilerliyor. Final senaristin gönlüne göre olsa bile, artık izleyici kontrolü ele geçirmiş oluyor. Zaten diziye bir devam filmi falan çekilecekse gene izleyiciye teslim o dizi.
Bütün diziler böyledir, demek haksızlık elbette. Senaristin zekasıyla süren, reyting kaygısını bir kenara bırakıp olması gerektiği gibi ilerleyen pek çok dizi de var. Ve izleyici de onları gerçekten beğeniyor. O dizilere dikkat edin, bir karakter dizide yardımcı rol ise, dizi boyunca öyle gider. İzleyici seviyor diye on bölüm sonra başrole geçmez. Ya da gıcık olduğunuz tipleme, izleyici istemedi diye durduk yere ölmez. Gıcık ola ola izlersiniz onu, ama dizinin bir yerinde cezasını çektiğini görürsünüz.
İşte, birkaç istisna dışında, izleyicinin şekillendirdiği senaryolar ve uzayıp giden süreler yüzünden yerli dizi izleyemiyorum. Bir sahneyi 15 dakika boyunca izlemeye tahammül edemiyorum. Reklam arasından sonra 5 saniye süren ve sonu gelen dizileri sevmiyorum. Dizi başlamadan önce en güzel saatte özetini izleyip, yeni bölümü uyuklaya uyuklaya izlemekten hoşlanmıyorum. Saatlerimi ekran başında harcamak tarzım değil. Yapacak daha önemli işlerim var. Yapsınlar bana 40 dakikalık az ve öz dizi, izleyeyim. Cnbc-e’nin ithal dizileri tam bana göre, baymadan, sıkmadan, üstelik beynimi ve ruhumu besleyerek ekrana bağlıyor beni, uyuşturmadan bitiriyor. Onca insan üç saatlik dizi seviyor tamam da, benim suçum ne ki adam kadına evlenme teklif etsin diye 20 hafta bekleyeyim?
Neyse ki birileri hem benim gibi izleyicileri hem de her hafta 90 dakikalık bölüm çekmekten yorgun düşen dizi emekçilerinin feryadını duydu da, yeni sezaonda dizi sürelerinin de kısalması gündeme geldi.

31 Mart 2011 Perşembe

BİR YUMUŞAK ŞEKER HİKAYESİ


Yıllar önceydi. Ortaokula gidiyordum. Yani 90’ların ortasına doğru… O zaman kiloyla şeker satan dükkanlar moda olmuş, mantar gibi her köşebaşına bir tane açılmıştı. “Çook şeker”, “Hoooş şeker”, “Komik şeker” gibi adlarla… Ben de her gün okul çıkışı bunlardan birinin önünden geçerdim. Adeta dadanmıştım o dükkana. Haftada en az bir kere gidip kendime 200-300 gram şeker alıyordum. O raflardaki çeşit çeşit çikolataları ve şekerleri görünce gözüm dönüyordu.

Bu şekerlemelerle, o dükkanların ortaya çıkmasından birkaç sene önce bir sinemada tanışmıştım aslında. Fakat, bunun sadece bir sinema geleneği olduğunu düşünürdüm. Filme girmeden önce birazcık şekerleme alır ve film boyunca yerdiniz. Benim gibi çocuksanız… Yetişkinseniz patlamış mısır…

Her neyse… Bu karışık “çoook” şekerlerden en sevdiğim, yumuşak olanlardı. Çünkü o zamanlar piyasada sadece iki çeşit yumuşak şeker satılıyordu. Biri ayıcıklı, diğeri kolalı... Oysa, o dükkanda yumuşak şekerden dişler; şeker kaplamalı, meyve aromalı çeşitler; solucanlar, sevimli hayvancıklar ve daha neler neler bulmak mümkündü.

Oldum olası bonbon şekeri sevmem. Bir kere, öyle saatlerce ağzımda eritmek ve kalan parçayı dişimle çiğnemek pek keyif aldığım bir şey değil. Zaten dişlerim de hassas, diş etlerim de. Ama o yumuşak şekerler yok mu?.. Keyifle çiğner, bir parçasını ağzımda eritip iyice tadına varır, sonra bir hışımla bir avuç dolusu şekeri ağzıma doldurup çiğnemeden yutardım. En çok da elma aromalı solucan şekeri vakum yapıp spagetti gibi içime çekerek yemeye bayılırdım.

Türkiye için yumuşak şeker kavramının yeni olduğu o yıllarda, benim için böyle bir keyifti işte o şekerlemeler. Ve ben de bu inanılmaz lezzeti arkadaşlarımla paylaşmaktan, “Yesenize, harika bişey!” demekten keyif duyuyordum. Herkes bu keyfi tatmalıydı. Kola ve ayıcık dışında da farklı lezzetler denemeliydi yaşıtlarım ve diğer çocuklar. Bu paylaşımımı bayramda da sürdürmek istedim çocuk aklımla.

Bir ramazan bayramında annemin memleketi olan Osmaniye’ye gidecektik. O zaman henüz il bile olmamıştı Osmaniye. Mahrumiyet bölgesiydi. Sokaktan sadece motosikletlerin ve at arabalarının geçtiği; bakkalın, kepenkle örtülen ve çuvalla erzak satılan yerler olduğu zamanlar… Bırakın yumuşak şekeri, ulusal pazarda yaygın olarak satılan ve televizyonda reklamlarını gördüğünüz şeker markalarıyla bile tanışmamıştı 80. ilimiz. Ben de çocuklar farklı bi’şeyler yesinler, benim keyif aldığım o yumuşak şekerlerin tadına onlar da varsınlar, diyerek bayram seyahatine giderken yarım kilo elmalı solucan aldım.

Annem bavula, sadece eve gelen misafire ikram edilmek üzere aldığı paket paket çikolataları yerleştiriyordu. Elimdeki paketi görünce “O ne?” diye sordu. Ben de söyledim: “Osmaniye’de kapıya gelen çocuklara hep kötü şekerler veriyorsunuz. Kim bilir, hangi bayramdan kalma. Zavallı çocuklar biraz da eğlenceli bi’şeyler yesin diye jel solucan aldım.” Annem benimle dalga geçti. “Kızım, Osmaniye’deki çocuklar ne anlasın öyle asortik şeylerden? Onlar pazardan kiloyla alınan kötü şekerlerin kapıda ikram edilmesine alışmış. Avuç avuç alıp giderler. Böyle jelibon melibon bilmezler. Sen onu kuzenlerinle ye.” dedi bana. Çok bozulmuştum ama yine de eylemimden vazgeçemezdim.

Derken, Osmaniye’ye gittik; bayram sabahı oldu; çocuklar kapıya dayandı; bizimkiler kapıyı açmak üzere yeltendi; herkesi dirsek darbesiyle ittirip ben açtım kapıyı. Çocuklar gelmişti. Bayramlaştık ve ben onlara büyük bir gururla taaa Ankara’dan getirdiğim müthiş eğlenceli ve yeni şekerlemelerden ikram ettim. Çocukların yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz. Bir bana bakıyorlar bir şekere. Bir bana bakıyorlar bir de arkama. Acaba birileri gelip şeker ikram edecek mi, diye. Ben de bir çocuklara bakıyorum bir de şekerlere... “Niye almıyorsunuz? Bunlar çok güzel şekerler, buralarda bulamazsınız.” diyorum. Her kapıdan avuçla şeker alan çocuklar hayal kırıklığına uğramış vaziyette sadece birer tane solucan şekeri tiksintiyle alıp gidiyorlar. Belki de kapıdan çıkıp gözden kaybolunca yere attılar, bilmiyorum.

Ve tabii, ilk birkaç denememin bu şekilde sonlanmasından sonra kapıya koşmaktan ve çocukları memnun edememekten yorulunca teyzeler, “Yeğenim sen kendini yorma. Biz bu kötü şekerleri boşuna mı aldık? Buranın çocukları yemez öyle alengirli şeyler.” deyip benim şeker paketinin ağzını bağladılar ve bana iade ettiler. İşin kötüsü, kuzenler de sevmedi bu solucanlı şekeri. Ve o koca paket, içinden sadece birkaç tane şeker alınmış olarak Ankara’ya döndü. Benim onu yemem birkaç gün sürdü. Bir daha da öyle artistik hareketler yapmadım zaten.

İşte benim için yumuşak şeker, bu; çocukların, ne olduğunu bilmedikleri için yemekten korktuğu şey. Belki de solucanlı değil de meyve şeklinde olanlardan götürsem daha çok ikrama geçerdi, bilmiyorum. Ama o zamanlar kimsenin bilmediği bu ürün, şimdi piyasadaki toplam şekerleme satışlarında %38 paya ulaşmış durumda. Ve eminim, şu an Osmaniye’deki çocuklar da kentte son yıllarda hızla yayılan süpermarketlerden aldıkları çeşit çeşit şekerle mutlu oluyorlar. O bayram, benim ikram ettiğim şekerin ne olduğunu anlayamayan o çocuklar da bugün kendi çocuklarına o şekerlemelerden alıyorlar.

23 Şubat 2011 Çarşamba

PATRONUN YAVRUSUNA RESİM


Dün akşam “Şeytan Marka Giyer”i izledim. Adını görünce sandım ki bir işyerinde geçen olaylarda, entrika ihtiras falan gırla gidiyor; kitabını okumadım keza. Fakat konunun entrikayla ilgisi yokmuş neyse ki. Yokmuş ama daha da kötüymüş ofiste yaşananlar.

Aslında filmin sonunda (İzlerken sürekli telefon çaldığından anlamadım mı nedir?) ana fikir olarak kabul edebileceğimiz cümleyi net bir şekilde bulamadım. Yani senaryonun belkemiği olan cümle “Parıltılı ve herkesin çalışmak istediği iş bile bırakılabilir” miydi, yoksa “Sana prestij kazandıracağını bilsen bile patronun esiri olma” mıydı, tam çıkaramadım. Galiba filmi bir daha izlemem gerekecek. Her neyse, siz de izleyin ki anlayanlar anlamayanlara anlatabilsin.

Film, vahşi kapitalizmin iş hayatımızı nasıl acımasızlaştırdığını gözler önüne seriyor. Hani geçen gün işsizlikten bahsetmiştim ya, bugün de iş sahibi olunsa bile bizi nelerin beklediğini bir irdeleyelim dedim. Çalışsanız bir türlü, çalışmasanız iki türlü. Gerçi ben size pratik bir kaç çözüm sunacağım sorunlarınızla ilgili, yükünüzü hafifleteceğim ama, her zaman yanınızda olamam ki(!)

Örneğin, siz de filmdeki gibi çok yoğun, önemli, ünlü ve son derece kaprisli birinin asistanıysanız hayatınızın tamamının ona adanması gerektiğini biliyorsunuz demektir. O işten çıkmadan çıkamaz, ondan sonra ofise gelemezsiniz. Gelirken bir şeyler almanızı istemezse tabi... İşyerinden eve döndüğünüzde de huzura ereceğinizin garantisi yok. Her an telefonunuz çalabilir ve patron sizden abuk subuk bir şey isteyebilir. Mesela filmde Mirenda (Meryl Streep), asistanından gecenin bir köründe Miami’den New York’a uçak bulmasını istiyor ama uçak seferleri iptal. Çünkü dışarda fırtına kıyamet!!!

Öte yandan, ofiste patronun her türlü anlamsız kapsine katlanmak zorundasınız. Kahvesinin rengi ona açık mı geldi? Ayvayı yediniz!! Masasında yanlış kağıt mı var? Ölün daha iyi! Hele ki randevu saatlerinden birini 10 dakika hatayla not etmişseniz, öbür tarafta yatacak yeriniz yok demektir!

Patronun böylesine kaprisli olabildiğini farz ettik madem, o halde hayal gücümüzü zorlayalım. Mesela, sabah 8’de sizi aradı. Siz de tam o sırada içinizden söylenerek hazırlanıyor, bir yandan da ayna karşısında kendinizi motive etmek için “İşimi seviyorum” alıştırması yapıyorsunuz. Patron size telefonda şöyle dedi: “Gelirken 35’e 50 iki tabaka resim kağıdı ve 36’lık yağlı pastel boya seti al gel”. Tabi alıştırmayı yarıda kesip içinizden “Böyle işe....” diye saymaya başladınız tekrar. Resim öğretmeni, patronun ilkokul 5’e giden oğluna 29 Ekim konulu resim ödevi vermiş. Yani patron, çocuğunun ödevini size yaptırmak istedi. Ortada bir de tehdit var: çocuk o resimden tam not almazsa işinizden olacaksınız. İşin ironik yanı, sizin de resim dersleriyle aranız hiçbir zaman iyi olmadı.

O halde şimdi vereceğim tavsiyeyi iyi okuyunuz efendim. Bu, işinizi ve hayatınız kurtaracak. Hemen gazete, dergi ve internetten, 29 Ekim’le ilgisi olabilecek bir takım görüntüler araştırınız. Küçük bir ipucu, bu tür konular verildiğinde resmin içine Atatürk ve Türk Bayrağı eklenirse öğrencinin konuyu anladığı düşünülür. O nedenle bu iki imgeyi unutmayın. Zaten her yerde bulursunuz.

Bulduğunuz en anlamlı resmi, dergidense renkli forokopisini, internettense renkli çıktısını alarak önünüze koyun. Atatürk resmini uygun bir yere yerleştirin, tam karşısına da Türk Bayrağını. Aman dikkat! Resmi boylamasına ikiye böldüğünüzde, bu iki imgeyi, resmin üst tarafında kalacak şekilde yerleştirmeyi unutmayın!

Şimdi diyelim ki elimizde 20x30’luk bir çalışma oluştu (fotoğraf ya da resim fark etmez). Onu fotokopi odasına götürün; fotokopiciye “Bunu bana A3’e bas.”  deyin. Bu seferki siyah beyaz olacak yalnız. Aldığınız fotokopiyi ışıklı masanın üstüne koyun. Ya da bir cam masanın altına ışık koyun. Fotokopinin üstüne resim kağıdını koyup kara kalemle aynısını çizin bakalım. Kalemi fazla bastırmayın ki boyayı ve resmi kirletmesin. Akşama kadar boyarsınız da siz onu. (Bu arada patron başka işler verirse onları da halledeceksiniz artık canım, ne yapalım! O işleri de mi ben yapayım?) Ve resmi bitmiş halde patrona verin.

Gördünüz. Zor gibi görünen bir işin daha üstesinden gelerek patronu şaşırttınız. E, siz her zorluğu aşınca, o da size daha zor şeyler yaptıracak, ama bunu siz istediniz. İşinize gelmiyorsa oradan ayrılıp işsizler ordusuna katılabilirsiniz. Silahsiz ilk ordumuzdur işsizler ordusu(!)

Bir kaç gün sonra...
Patron ofisten içeri bir hışımla girip “Ulan sen nasıl öyle güzel resim yaparsın? Çocuğun öğretmeni inanmamış onun yaptığına, 0 (sıfır) vermiş! Gözüm görmesin seni!” derse, ben tatile çıkyorum. Bir süre buralarda yokum!

15 Şubat 2011 Salı

HOLLYWOOD DİLBERLERİ İSTANBUL’DAN EV ALIYOR(MUŞ)


Ya! Nasıl da heyecanlandınız değil mi? Ben de emlak reklamlarını görünce aynı şeyi hissetmiştim ama kazın ayağı öyle değilmiş! Reklamcılıkta sınır tanımıyormuşuz meğer.

İstanbul’da gerçekleşen Formüla 1’den sonra, yeni yapılan bir sitenin gazetedeki reklamı şöyleydi: “Selma Hayek Formüla 1’den sonra ne yaptı?”

Zannedersiniz ki kadın Kurtköy’den kalktı, bu siteyi görmeye gitti de ev falan alacak! Haşa efendim! Ne münasebet! Reklamın devamını okuyunca ben de hayal kırıklığına uğradım: “Evine gitti!” Yani İstanbul’dan ayrıldı. Şimdi, Allah aşkına, ne alaka, diye düşünmediniz mi siz de? Yani bu bir sitem mi Selma hayek’e onların evlerini görmeye gelmediği için, yoksa okuyucuyla dalga mı geçiliyor? Bir sorum daha var: Selma Hayek’in adını kullandıklarından, sanatçının haberi var mı? Hoş, bunun cevabı siz sevgili okuyucalarda değil.

Her neyse, ben bu olayı unutmuştum, bu firma da unuttu sanıyordum ama dün gazeteye bir baktım bu sefer de şöyle yazmışlar: “Charlize Theron, oldu mu şimdi?”

E peki sizin yaptığınız oldu mu? İlk reklamdan idmanlı olduğum için yemedim tabi. Altında ne yazıyor diye okumayı ihmal etmedim ama. Kızcağız güneş tutulmasını Antalya’da seyretmeye gelmişti ya, taa o hikayeyi anlatıyorlarmış. Vay efendim hanım kızımız neden onların yaptığı siteye uğramamış. İnsan bir de oradaki harikaları görmeliymiş, falan fıstık.

Yahu hakikaten reklamıcılığın vardığı son nokta bu herhalde. Evet, oldukça ilgi çekiyor bu reklam. Okumadan edemiyorsunuz. Tam sayfa bir de. Kocaman fotoğraflarını koymuşlar yaptıkları evlerin. Evler de nasıl güzel. Görenler bilirler, onca emlak ilanının arasından hemen sıyrılıyor. Ama kardeşim, yüreğimizi hoplatıyorsunuz. Buna, adamın ağzına bir parmak bal çalmak denir. Biz de sanıyoruz ki Hollywood yıldızları bize komşu falan geliyor. Mazaallah, o ilanın tamamını okumayan biri sadece başlığı görüp gider oradan ev alır; sonra da “Hani Charlize Theron benim komşum olacaktı? Kandırdınız beni!” diyerek dava eder sizi. Hayır onu geçtim, Hollywood ünlüleriyle bu samimiyet nereden geliyor, anlamıyorum yani. Öte yandan tekrar belirteyim, reklamcılıkta (şimdilik) bu aşamaya geldikleri için o arkadaşları tebrik ediyorum.

Şimdi sevgili okuyucular, verdiğim bilgiler ışığında sizinle iddiaya girelim diyorum, ne dersiniz? Bence firma bir sonraki reklamında Demi Moore’u kullanıp şöyle diyecek: Kız Demi! Yatlarda tatil çok rahattı değil mi? (Bu değil mi, demi şeklinde okunacak) Sonra da altında şöyle yazacak kanımca: “Oh, sen gel çıtır sevgilinle bizim kıyılarda tatil yap, denizde yüz, güneşlen, bizim evleri görmeden de git. Vallahi bunu saymayız Demi. Ellere var da bize yok değil mi?” (Yine ‘demi’ şeklinde okuyacağız)

Evet, bahisleri görelim! Benden 100 kağıt çalışır!

2006'dan...

8 Şubat 2011 Salı

YAĞMURDA NİŞANTAŞI SOKAKLARI


Nişantaşı, İstanbul’un en sosyetik yeri olarak bilinir. Dizilere konu olan, bir ara HABİTAT toplantısına ev sahipliği yapan bu bölge (Osmanbey-Maçka-Harbiye üçgeni), bana göre ülkemizin en eli yüzü düzgün semtlerinden. Gönül isterdi ki, ülkenin tüm kalburüstü insanlarının rağbet ettiği, Hollywood ünlülerinin bile en azından şöyle bir uğradığı muhit, isminin ve şöhretinin hakkını versin. Ama nerde?

Ben Teşvikiye civarında yaşayan biri olarak bir ara işe gitmek için metroyu kullanıyordum ve Osmanbey durağından biniyordum. Ama yağmur yağdığında o yolu kullanırken tabiri caizse “kıllan”ıyorum. Canına yandığımız Nişantaşımız’ın sokaklarını hangi mühendislik harikası(!) teknolojiyle yapmışlarsa, yolun bir tarafı dere olup akıyor; diğer tarafında bir şey yok. Yani karşıdan karşıya geçmek istediğinizde ayak bileğinize kadar suya batıyorsunuz. Düşünün bir, şıkır şıkır giyinip gittiniz Nişantaşı’na. Piyasa yapacaksınız. Birden yağmur bastırdı. Yepyeni aldığınız marka ayakkabınızın canına okuyacak yollardaki su birikintileri. Ha, şükredin ki, sular çamurlu değil hiç değilse. Avcunu daldır iç, o derece temiz yani.

Bir de şemsiye krizi var kaldırımlarda. O kadar dar ki, iki kişi yan yana zor yürüyor, karşı yönden gelene yol vermek için derin kolda tek kişilik sıra (arka arkaya dizilmek) olmak gerekiyor. Bir de elinde şemsiyesiyle yürüyen insanlar oldu mu, çarpışmadan geçmenin imkanı yok. Zaten çoğunlukla o şemsiyeler aniden yağmur bastırdığı için hemencecik işportadan alınmış oluyor. Yani ucuz, canı sapında(!) olan aletler bunlar. Birisinin şemsiyesiyle çarpıştığınızda “cart” diye yırtılıveriyor. Hadi o da olmadı, İstanbul’un deli deli esen rüzgarı gerecimizi ters yüz edip bırakıyor.

Öte yandan, arabalar, sokağın kenarlarından akan derelere girmek mecburiyetindeler çünkü gidebilecekleri başka yol yok. (Şimdi anlıyorum Nişantaşı sosyetesinin neden koca koca jiplerle gezdiğini. Altı yüksek ya) Arabalar da ne yapmak zorunda kalıyor? Derelerden geçerken, kaldırımdakilere su sıçratmak! Zaten yağmurun sillesini yemişsiniz, kafanızı, gövdenizi korumuşsunuz ama şemsiye, bacaklarınız kuru tutmaya yetmemiş. Ne oluyor bir de? Arabalardan sıçrayan suyla boy abdesti alıyorsunuz! (Çok şükür)

Kısaca, yağmur yağdığında Nişantaşı-Teşvikiye civarında gezmek “bir bilgisayar oyununda olmak” haline geliyor. Amaç, Osmanbey’den eve en yüksek düzeyde ıslanarak gitmek. Oyunun başında size kupkuru giysiler ve şemsiye veriliyor. Siz su birikintilerine basarak, şemsiyeleri çarpıştırarak puan topluyorsunuz. Arada bir de arabalar su sıçratarak yanınızdan geçerse bonus alıyorsunuz. Ayağınız ne kadar derin su birikintisine girerse puanınız o kadar yükselir; şemsiyeniz eve vardığınızda delik deşik olursa ya da tamamen parçalanırsa o kadar başarılı olursunuz. Trafik yoğunluğunu da hadi opsiyonel yapalım. Yani geçen araba sayısını siz ayarlayın. Ne kadar çok araba geçerse o kadar çok bonus alırsınız.

Eve vardığınızda da “Yurdumun en medeni, en elit semti burasıysa, diğer yerleri nasıl acaba?” konulu kompozisyon yazarsınız.

5 Şubat 2011 Cumartesi

İSTANBUL BİZİ HAPSETTİ


Canı sıkılır insanın bu şehirde. Sımsıkı olur canı, kolay çıkmaz sanırsın ama ömrü de kısalır insanın bu berbat şehirde. Bırakıp gidemezsin bu suyu, bu havayı. Bu bataklık kötü alışkanlıktır. Zararlı olduğunu bilirsin ama vücut kimyan ona bağımlı hale gelmiştir, bırakamazsın. Kendini ufka bakarken dört duvar arasında hisseder, krize tutulursun. Canın her defasında daha yüksek dozda girmek ister pisliğin içine. En sonunda da altın vuruş yapar, kendini öldürürsün bu berbat şehirde. Son nefesini verirken “Yedin bitirdin beni İstanbul” diye bağırarak...

İstanbul...
Öylesine güzel bir şehir, öylesine cilveli, öylesine albenili... Köprüden ya da boğazdan geçen herkese “Gelsene” diye işaret eden bir kent... İnciler dizilmiş gerdanını öpmek için herkesin bir defa da olsa görmeye can attığı bir yeryüzü parçası... Havası, iklimi, coğrafi yapısı eşsiz. Ama ya beşeri donanımı bu canım kentin?.. İnsanı?.. Tamam, Anadolu’nun insanı saftır, temizdir, iyi niyetlidir ama, şu kentin kendine has büyüsü, insanı da kendine benzetir.

Dışarıdan bakınca eşsiz güzelliğe sahip bu sevimli toprak parçası, belki de kendisine zerk edilen bir zehir sonucu melek yüzlü şeytana dönüşmüştür, ne dersiniz? Belki de maske takıyordur İstanbul. O büyüleyici güzelliğin altında çirkin bir cadı vardır ve kendini çekici göstererek bizi tuzağa düşürüyor;  hayatını devam ettirmek için kanımızı emiyordur. Belki de İstanbul’a birisi büyü yapmıştır. Her gelen kendini kaybetsin, bir daha bulamasın diye...

Başına her ne geldiyse bu şehrin bilmiyorum, ama yüzyıllardır adına türküler, besteler, şiirler düzenlere kulak vermek gerek. Demek ki herkes hissediyor aynı büyüyü. Bu iyi bir büyü değil, inanın. Eğer İstanbul’a iyi bir büyü yapılmış olsaydı, buraya gelen herkes mutlu olurdu. Turist olarak gelmekten bahsetmiyorum. Yerleşmiş durumda olanların mutsuzluğundan bahsediyorum. Dünyanın en güzel şehrinde, dünyanın en mutsuz, keyifsiz insanları yaşıyor. Herkesin suratında üzgün bir maske var gibi. İstanbul, kendi tertiplediği maskeli baloya çağırmış sanki üzerinde ikamet edenleri. Üzerine yapışmış kanını emen parazitlerden intikam alıyor.

İstanbul’a olumlu katkılar yapanları bu kümenin dışında bıarakarak söylüyorum ki, evet, hepimiz birer parazitiz. İstanbul’un sırtına yapışmış, damarına resmen pipet sokmuş durumdayız ve kanını emiyoruz bu güzelim şehrin. El birliğiyle kıyıyoruz canına. Yerlere tükürüyor, sokaklarını deşiyor, üzerine çirkin binalar yapıyoruz. Bize direniyor şehir. Bizi harap ediyor. Bizi depresyona, yalnızlığa sürüklüyor. Biz onu kirlettikçe, denizini grileştirdikçe, derelerini bulandırdıkça, ormanlarını kazıdıkça, havasını pislettikçe, İstanbul bizi boğuyor kendi kusmuğunda. Doğanın intikamı acı olur diye öğrettiler bize okulda. Doğa da üzerine çöreklenen medeniyetten intikamını, başta o medeniyeti meydana getiren insanları aynılaştırarak alıyor. Farkında değil misiniz? Artık bunalımlarımız bile tek tip oldu.

Fukuyama doğru söylüyordu: Tarihin sonu gelmişti. İstanbul’da artık tarih yazacak boş arsa kalmadı. Tarihi içimize çekeceğimiz temiz hava kütlesi, istikbali göreceğimiz gökyüzü parçası kalmadı ki. Kendimizi hapsettik daracık sokaklardan yükselen çirkin, koca koca binaların arasına. İstanbul bizi hapsetti, üzerimize ilaç döküp bizi böcekler gibi zehirledi. Uyuşturdu. Kanını emen parazitlerle mücadele ediyor bu heybetli kent.

Unutmamamız gereken bir şey var: İstanbul bizden büyük. Hepimizden... Her birimizin toplamından da büyük. Kocaman bir medeniyet(sizlik) adası burası. Aklımızın alamayacağı kadar büyük. Kimse kendini kandırmasın bu şehri alt edeceğini, hep saf ve temiz kalacağını düşünerek.

İstanbul’un eylemleri artarak devam edecek.