18 Ocak 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 18.01.2012


Oh! Nihayet finallerim bitiyor. Bugün bir tane sınava giriyorum, yarın da bir sunum yapıp 4 haftalığına derslere elveda diyeceğim. İnsan kaç yaşında olursa olsun, öğrenci psikolojisine girdi mi, zeka seviyesi de ilkokula başladığı güne dönüyor resmen. Sınavlarda ter basıyor, ödevi yapmayınca korkudan altına ediyorsun, derse gidemezsen arkadaşlara sorup soruşturuyor, notlarını fotokopi çektiriyorsun. Sınavda uç, silgi vs alışverişi oluyor. Hatta, bazı hocalar bile hâlâ ilkokul tekniğiyle ders anlatıp sınav yapabiliyor. Şaşıyorsun.

Ben aslında inek bir öğrenci değilim ama şu yüksek lisansı 3 ortalama ile bitirme meselesi beni geriyor. O nedenle, bu dönem azıcık dişimi sıkıp iyi ortalama getireyim de, kalan dönemlerde sermayeden yerim, diye düşündüm. Lisansta da öyle yapmıştım. Sonra, herkes 3-3,50 arası ortalamayla mezun olurken ben 2,76 ile okul bitirdim. Ama o herkesçikler 5 ders alırken ben 7 ders alıyordum.

Lise, lisans, yüksek lisans… demek ki eğitimin özü ‘lis’miş



Lisedeyken de inek sayılmazdım, ama derslerden iyi not alacak kadar çalışırdım. 100 alamadım diye hayata küsmezdim bazı arkadaşlar gibi. Fakat, hayatın bana küstüğünü düşündüğüm zamanlar oldu her ergen gibi. Ergenlik de zor zanaat be. Keşke her ergen, Gülben Ergen gibi olsa, ama olmuyor işte. Bir de insanı zorla korolara, okul etkinliklerine 19 Mayıs çalışmalarına falan gönderirler. Bizim için eziyetti o zamanlar bu tür çalışmalara katılmak. Lakin, bilseydik ki birileri Cumhuriyet Kupası’ndaki son maçın rövanşını almak için elimizdeki tüm değerleri değersizleştirecek, durur muyduk yerimizde? Gönüllü gider, karda soğukta çalışırdık.

10 Kasım’ın sıradan bir gün olacağını, 29 Ekim törenlerinin iptal edileceğini, 19 Mayıs’ın artık stadlarda kutlanmayacağını bilseydik, ergen tribi yapıp burun kıvırmazdık hiç. Şimdi resmen, gülünecek halimize ağlıyoruz yani.

Gerekçesi soğuktan etkilenmek olan 19 Mayıs törenlerinin iptali, yalnız ve yalnız Ankara için geçerli değil. Türkiye’nin en soğuk yerlerinden birinde öğrenciler soğukta çalışsın, ama Adana’da ve İzmir’de donmasın mı? Yani, “Adana ve İzmir gibi sıcak memleketlerde devam etsin, fakat soğuk yerlerde tören yapılmasın” dense biraz daha mantıklı gelirdi de, bu karar, “Yakında 10 Kasım törenleri de sıcak çarpmalarını önlemek için iptal edilir” dedirtiyor insana.

İhale bana kaldı sevgili Asterix


Bu arada, İstanbul’a yapılacak 3. köprünün ihalesi vatandaşa kaldı. Ödediğiniz her kuruş vergi, yol, su elektrik, köprü olarak size dönecek. Siz de yol yakınken dönün bu sevdadan, işinize yakın yerde oturun ya da evinize yakın yerde iş arayın. İstanbul’a değil üç (3), beş (5) köprü de yapsan, bu sevda bitmez. Trafik sevdası, araba sevdası… İki damla yağmur yağınca hayatı felç olan bu şehirde, kar yağışıyla deprem aynı etkiyi yapıyor. Ne sevdaymış arkadaş! Sevdan bir ateş oldu bende, diyorum ve sözü Walk off the Earth’e bırakıyorum.

Artık sadece bir tanıdıksın benim için (hatta ölüsün, Allah rahmet eylesin)

Walk off the Earth diye bir grup keşfettim. Çok nefis cover yapıyorlar (bu ‘cover’a da Türkçe bir karşılık bulmak lazım aga, kavır ne la?). Birkaç şarkılarını dinledim, hepsi gerçekten inanılmaz kaliteli, ancak en çok ‘Somebody that I used to know’u sevdim. Gotye’nin şarkısını Gotye’den daha iyi söylemişler. Tek bir gitar, her şeyi çözmüş valla. Üstelik Gotye gibi kötü bir isimle değil, Walk off the Earth gibi dandik bir isimle… Dinleyin siz de beğenin. Ben Ferdi Özbeğendim.


Bugün sınav var diye canım da çok fazla yazmak istemiyor aslında. Öte yandan, yazacak çok şey var. İnanın çok şey yazmak, çok şey söylemek ister canım. Çok sinirlendiğim, hınçlandığım birden fazla insan var şu ara. Kimine olan hıncım bir süre sonra sönecek, kimine hiç geçmeyecek, biliyorum. Bir başlasam susmam, saatlerce anlatırım da içime atıyorum bu ara. Hay allah, içimizi dökelim diye blog yaptık ama kendimizi blokladıktan sonra neye yaradı? Birileri incinmesin ya da birileri durumdan vazife çıkarmasın, üstüne alınmasın diye yazamadığım şeyler var. Hıncım var ama bir yandan da o insanları incitmek istemiyorum bi bakıma. Bu nasıl bir paradoks yalebbim? İnternet böyle bişey işte. Yayınladıktan sonra ok yaydan çıkmış oluyor, bazı şeyleri geri alamıyorsun. Ben de o yüzden hiç yayınlamıyorum. Peki, yazıyor muyum? Onu da yapmıyorum.

İnternet çıktı mertlik bozuldu be baba! Eskiden günlüğümüze yazardık, kimse okumasın diye. Şimdi ise “Kimse görmeyecekse neden uğraşayım ki?” diyoruz. Yalan dünya, sen nelere kadirsin? Rabia Kadir.

Yurovijın *** end dı tvelf poyints goğz tuuuuuu


Dingiltere yurovijına Adele ile katılacakmış. Anlayacağınız, İngiltere adelelerini gösterecek bize. Triseps, biseps... Soğşıl medya da kafayı takmış, yok biz bir soytarıyla çıkacakmışız sahneye de İngiltere işi biliyormuş, falan filan. E soytarıyla katılalım işte, ne var? Zaten yurovijın son yıllarda ‘en iyi kim soytarıcak yarışması’ olmadı mı? Yeter ki Can Bonomo adlı kemçik ağızlı arkadaşımız soytarılığın hakkını versin, ciddileşmesin gittiği yerde. Yüzümüzü kara çıkarmasın. Can, Bonomo’dan geliyor artık.


End dı goldın glob goğz tuuuuuu

Ha, bir de Twitter Meltem Cumbul’u konuştu 3 gün. Altın Küre ödüllerinde çıkmış, en iyi yabancı film anonsunu yapmış. Yok kıyafeti kötüymüş de, orada ne işi varmış da, Amerikan medyası kim bu kadın, diye sormuş.

Haklısınız. Kesinlikle katılıyorum. Hollywood’dan olmadığı o kadar belli ki Cumbul’un… “Ben bu dünyaya ait değilim!” diye bağırıyordu kıyafeti ve tarzı. Orada olmayı çok istiyor olabilir, ancak ne yazık ki, saçı ve tipi çok kapıcı kılıklıydı, kıyafeti deseniz, evdeki temzilikçiye giydirmem. Çok ağır oldu ama, onlarca Hollywood yıldızı arasında, düştüğü durum aynen buydu. Yani, ‘Hollywood yıldızı’ gibi diye bir tabir var. Bir insanın ne kadar bakımlı, şık ve hoş olduğunu anlatmak için… Boşuna da değil hani. Madem sahneye çıkma fırsatını yakaladın, hakkını da vereceksin. Yok, helal olsun, oraya çıkıp sunum yapmak onun için büyük başarı olsa gerek, lafımız yok ama, Amerikan gazetelerinin diline düşmek de hoş bi’şey değil. Gerçekten de hepsi, ‘kim lan bu’ diye birbirine sormuş. İnanın, valla biz de son dakikaya kadar Meltem Cumbul’un sunuculuk yapacağını bilmiyorduk. Bize de süprik oldu.


E bu haftalık da bu kadar dostlar, yazasım yok dediğim halde gene de iyi yazdım valla. Bir de süper yazıyom ki görseniz, yalan yanlış. Sonradan 20 kere düzeltiyorum. Ehehehe: ) Bana sınavlarımda başarılar, size de kar sonrası felç olmuş hayatlarınızda sorunsuz günlük yaşamlar diliyorum.

Elinizden öperim.
NOT: Ben sizi salonda değil, balkonda seviyorum.

11 Ocak 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 11.01.2012


Merhaba sevgili muşambacılar. Bugün, daha doğrusu iki gündür biraz rahatsızım. Ya ne diye ezilip büzülüyorum ki, bayağı bir hasta olmuşum üzerinize afiyet, tadım tuzum yok. O yüzden de yazımı geç teslim edebildim (Hehe, sanki ortalıkta bir yaz işleri müdürü varmış havası vereyim, havali olur!). Kusura kalmayın yani. Stay with me.



Birkaç gündür İstanbul’da kış, kıyamet, zemheri etkili olduğundan herkesçikler hasta tabi. Bunu da yazalım bir kenara. Ortada kaldı yahu. Geçen Perşembe sevgili bacım geldi ılıman memleketlerden. “Bu ne be, geldim gelesi yağmursuz beş saniye görmedim!” diye isyan etti. Hakkaten ha, son 6 gündür yağan yağmurun miktarı bir tufan kadar sanırım. Hepsi bir günde yağsaydı, Nuh’un gemisine atlayıp giderdik artık uzak diyarlara.

Ee, siz ne yaptınız? Siz anlatın bakalım. Hep ben anlatıyorum, rahatlıyorum. Hiç de sormuyorum var mı derdiniz, sıkıntınız. Final sınavlarınız mı geldi? Evet ya, aynı dert bende de var. Çok stresliyim. Lisans öğrencileri bu kadar gerilmiyordur ama. Benim ortalamayı belli bir seviyede tutma gibi bir derdim olduğu için acayip kasıyorum valla. Umarım hepimizin dönem sonu ortalaması iyi olur, karnemiz çiçek gibi olur. Sınıfı geçersem annem bana araba alacak(!)

Bir ödev yapalım dedik, kıltüyümüz arttı.

Pazarlama Yönetimi dersimin hocası, benim Bataleon marka anahtarlıklı bellek çubuğumu (eşantiyon) görünce beni asırlık snovbordcu sandı. Dönem sonu ödevi olarak da benden bir snovbord yarışması tasarlayıp onun pazarlama planını hazırlamamı istedi. Hayda! Atilla Mayda! İnanır mısınız, iki haftadır kan ter içinde kalıyorum ödevi kotarıcam diye. Neyse, bir şeyler çıktı ortaya ama, bazı temel bilgileri toparlamak için snovbordu yalayıp yutmuş arkadaşlardan yardım istedim. “Kızım, internet derya deniz, Google ne güne duruyor?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de o derya denizde bilgiye boğulmamak için yardım aldım zaten. Nokta atışı yapabileceğim kaynakları buldum.

E tabi bu araştırmayı yapınca da bir sürü şey öğrendik, kıltüyümüz, pardon, kültürümüz arttı. Tam da bu esnada bir arkadaşım, Facebook duvarıma bir video yapıştırmış. Meğersem snovbordun Amerika’da 70’lerde icat edilen benzerini, bizim Karadenizli amcalar Kaçkarlar’da 1946’dan beri kullanıyormuş ve yaklaşık 400 yıldır da benzer bir eğlenceleri varmış. Aşağıdaki videoyu oturun izleyin bana inanmıyorsanız. Ama sonuçta, bugün pistlerde kullanılan modern bordun babası Burton Amca (Tim Burton değil, o Johnny Depp’in babası) olarak biliniyor ve işin kaymağını o yiyor. Bu Laz amcalar bilselerdi ki dünyanın başka yerlerinde de insanlar benzer şeyler yapıyorlar, içlerinden ticari zihiniyete sahip birisi belki patentini neyim alırdı.


Başınıza kadınlar kadar taş düşsün


Bu fotoğraf komik mi sizce? Bence değil. 21. yüzyılda hala kadınları aşağılayarak eğlenen erkekler olduğunu bilmek garip. Kadınlar artık erkekleri ciddi anlamda tehdit edecek bir güce sahipken, artık erkekler de mayışlı kız arar, bazıları sırtını karısına dayamanın dayanılmaz hafifliğini yaşarken, bu sığ şakalara gülmek nasıl bir sens of hümordur? Aklınızı mı yediniz oğlum? Açın cüzdanınızdaki resminizi, kendinize gülün!

Bu, ‘kadınlar’ diyerek aşağıladığınız ve alay ettiğiniz mahluklar, sizin anneleriniz, bacılarınız, eşleriniz, kızlarınız ulan! Unutmayın ki, sizi de bir kadın dünyaya getirdi! Hem de “Doğurursam bu zıkkım ileride benim hemcinslerimle alay eder” diye düşünmeden! Ve ne meşakkatli bir iş bir insan dünyaya getirmek, hiç düşündünüz mü? İçinde bir hayat yeşeriyor, 9 ay o canı, kendi canı pahasına içinde taşıyor ve sonra onu bin bir güçlükle dünyaya getiriyor. Bunu yapmak için ya karnını ya da afedersin apış arasını kesiyorlar kadının. Sen hala bu üstün varlıkla yok, bir para çekecek alt tarafı, 24 adımda beceremedi, diye alay ediyorsun. Sen de o zaman çocuk doğur becerebiliyorsan, ben de seni göreyim! Doğuma sen katlanmak zorunda kalsaydın, acıdan ölürdün çıtkırıldım efendi! Nohut beyinli mahluk seni! Allah senin gibileri yaratırken içine çip koymayı unutmuş. Her üretimde bazı hatalar oluyor işte, naparsın?

Bir de böyle kadınlar var

Adını ilk kez ilgili haber içinde duyduğum, yazar olduğunu iddia eden Sema Maraşlı isimli bir hemcinsimiz, kadınlara, erkeğe teslimiyet telkin etmiş. Kadından otorite olmayacağını savunan Maraşlı, “Kadınlar, okuyan kız çocuklarını bile elinde mesleğin olsun, kendine güven, eşine muhtaç olma, diye yönlendiriyor. Bu bilinçle yetişen kızların ileride evlilikleri yürümüyor. Evliliklerin psikolojiden ziyade inançla yürütülmesi gerekir” dedi.


Sayın Maraşlı, Türkiye boşanma istatistiklerine bakıp, ‘çalışan kadınların olduğu çiftler arasında boşanmalar, ev hanımlarının olduğu boşanmalardan fazladır’ sonucunu mu bulmuş, kafadan mı atmış, bilemiyoruz. Ama, kanaat önderi pozisyonunda yer alan bir kadının bu sözleri sarf etmesi ne acı! Deminden beri bizleri aşağılayan erkeklere hadlerini bildirmeye çalışıyoruz Sayın Maraşlı, ama siz o nohut beyinleri  haklı çıkarıyorsunuz.

Bi kere, artık mayışsız kızla, kentli ve belli bir kariyeri olan erkekler evlenmek istemiyor, haberiniz olsun. Yok artık öyle “Ben bilmemne markasına genel müdür oldum, annem de köyden bana helal süt emmiş kız bulsun, karım çocuk doğrusun ben bakarım” diyen erkek. Kadınların kendi ayakları üzerinde durabildiğinde daha az sorun çıkaracağını erkekler de gördü. Bütün gün evde hapsolup, akşam bütün birikmiş enerjisini kocasından çıkaran dırdırcı ve cahil kadın istemiyorlar. Öğrensin, kendini geliştirsin, erkeğin hayatını da kolaylaştırsın istiyorlar. İki laf söyleyince küssün, ağlasın, evde kendilerini derbeder ve saç baş dağınık vaziyette karşılasın istemiyorlar. Hatta, “Karım arada bir şehir dışına iş gezisine gitsin de evde tek başıma kafamı dinlesem” diyorlar. Çalışan adamın halini ancak çalışan eşi anlar, diye düşünüyorlar. Şimdi oldu mu Sayın Maraşlı?

Bu dediklerimin olması için erkeğin illaki de çok üst düzey yönetici olması gerekmiyor. Bugün artık insan gibi yaşamak için eve en az iki maaş girmesi şart. Bırakın eşleri, çalışma yaşı gelmiş çocuklar bile eve ekmek getiriyor, getirmelidir de. Üstünlüğü erkeğe teslim edeyim, o en zekimiz, o uludur, o yücedir, o çalışsın, derseniz, işte erkeği o zaman ezersiniz; erkek de o eziklikle ailesine her türlü mutsuzluğu yaşatır, yuvalar asıl o zaman dağılır. Karısına şiddet uygulayan bir baba, hapiste erkek çocuklar, dayak yemekten insanlığını kaybetmiş bir anne ve evden kaçıp kötü yola düşen kız çocukların olduğu aileler mi toplumun yapı taşı?


Dipnot olarak İngiltere'den bir haber: Facebook is cited in 33 percent of divorces in the United Kingdom. This is for the year 2011: the statistic increased from 20 percent for the year 2009. Will it be over 50 percent by 2015?


Yani, İngiltere'de 2011 yılındaki boşanmaların üçte birinin sorumlusu Facebook! 

Madem yeri geldi, şu özlü sözü de edemeden geçemeyeceğim:
Erkeğin kalbine giden yol kıçından geçer. Kıçına tekmeyi bir koyarsın, hop, hemen kalbinde baş köşedesin!

Ve bu haftayı bitirirken, insanların ölüm döşeğinde itiraf ettikleri pişmanlıklar listesi TOP 5’i paylaşmak istiyorum.

1-      Keşke başkalarının benden olmamı beklediği kişi değil, istediğim kişi olsaydım.
2-      Keşke o kadar çok çalışmasaydım.
3-      Keşke hislerimi kolayca açıklayacak cesaretim olsaydı.
4-      Keşke arkadaşlarımla daha çok görüşseydim.
5-      Keşke daha mutlu olabilmeme izin verseydim.

Karl Marx veya Can Dündar dememiş bunu, hastalarının son anlarına tanık olan deneyimli bir hemşire paylaşmış. Bence ibretlik bir paylaşım.

4 Ocak 2012 Çarşamba

MUŞAMBA 04.01.2012



Hehe 04.01.2011 yazıcam sandınız di mi? 'Eski yılı üstünden atamama sendromu' diyoruz buna. Yeni yılın ilk ayında yaşanan bu sendrom uyarınca, ‘ocak’ yazılması gereken ay genelde ‘aralık’ ve yürürlükteki sayıyla yazılması gereken yıl, bir eksik yazılır. Nedense insan, ömründen bir yıl daha geçip gitmesine ve tarihlerin eskimesine direnir. Şubat ayı geldiğinde ise yeni yıl artık yavaş yavaş eskimeye başlamış olduğundan, tarihler doğru yazılmaya başlar.

Bir de şu, “Yeni yıla girdik, kaç olduk biz şimdi?” “Bana ne oğlum! Aralık’ta da doğsan senin yaşına bir yaş eklendi şimdi, aynı yaşta olduk!” geyiği vardır ama, o arkadaşının yaşına 1 yıl eklenen şahıs, kendisinin de 1 yıl yaşlandığını hesap edemez genelde.



Eh, nihayetinde yepyeni bir yıla girdik, hadi hayırlı olsun. Birçoklarınız “Aman neyse, lanet olası 2011 gitti de kurtulduk!” diyor. Duymadım sanmayın. Öyle demeyin kız, 2011 kırılır, üzülür, size ne yaptı zavallı? Her yılın kendine has iyi yanları ve kötü yanları var. Unutulmaması gereken şey: geçip giden yılların geri gelmeyeceği. Yani, yılınız nasıl geçerse geçsin, yaşadığınız her bir anın tadını çıkarmanız lazım. Yoksa, öyle ona buna söve söve ömür geçmez. Ayrıca burası, gıcık olduğunuz her şeye sövebileceğiniz ve sövmekten küfürbaz olacağınız bir mecra değildir. Dikkatinizi sündürrüm.

Neyse, şimdi onu bunu bırakın da, bu sayıda biraz deyimlerden bahsetmek istiyorum. Tek başına söylediğinizde anlamsız gelen veya birbirinden tamamen alakasız iki kelimenin yan yana gelmesiyle oluşan bu deyimler ne ayak aga? Hadi gelin, biraz derinine, bilinçaltına inelim şu deyimlerden bazılarının.

Karasuları


Ayaklarına kara sular inmek. İnsanın ayağına neden kara sular iner? Küçükken bu deyimi duyduğumda, çamur içinde yürümüş veya kömür tozunun getirdiği yağmur suyuna basmış, ayakkabısı su geçiren insanlar gelirdi aklıma. Böylece, ayakkabının içine kara sular kaçardı veya çoraplar simsiyah olurdu. İnsanın neden yürümekten ayağına kara sular insin ki? Başka açıklaması olamazdı.

Sonra, televizyon haberlerine dikkatle kulak kesilmeye başladığım yaşlarda, Türkiye ve Yunanistan arasındaki karasuları krizini duydum. Aha, kara sular yine iş başında! Ama ne demekti ki karasuları?

Bir ülkenin, başka ülkelerin de kıyısı olduğu bir denizdeki egemenlik sahasıdır. 1982 yılında BM, ulusal karasuları sınırını azami 12 mil olarak belirlemiştir. Özel anlaşmalarla belirlenen sınırlar daha kısa tutulabilir. Yani, bu mesafe içindeki deniz, sizin oyun alanınız. Yüzün, gemiyle açılın, avlanın, dalın. Ama karasularınız dışına çıkınca uluslararası deniz kanunları geçerli. Denizde mal bulanındır.


Ege Denizi, büyüklüğü itibariyle bu 12 mil ölçüsüne elvermediğinden Türkiye ve Yunansitan arasında hep sorun çıkıyor. Kıyılardan itibaren 12 mil olan mesafeyi Yunanistan, en uçtaki adalardan itibaren, yani burnumuzun dibindeki 12 Adalar’dan itibaren ölçtüğü için, ülkemiz de “Gel de içime gir oldu olacak!” deyip komşuya sövüyor. Bu sorunu çözmek için çalmadık kapı bırakmayan Türkiye'nin ayaklarına kara sular iniyor.

Halka açılmak


Bir şirketin içi sıkılır sıkılır, derdinden şişer. Böyle durumdaki şirketler sine-i millete giderler. Yani, halka açılırlar. “Açıl bana, derdini söylemeyen dermen bulamaz.” diyen halk, o şirketi bağrına basar, derdini kendi derdi sayar ve yedikleri içtikleri ayrı gitmez. Ve artık o şirket, halka açılmış şirket olur.

Keşke böyle olsa…

Halka açık şirket, hisselerinin tamamı veya bir kısmı halka arz edilmiş şirket türüdür. Bu hisseler, hisse senedi olarak borsada işlem görür. Siz de satın alabilir ve şirketin bir ortağı olabilirsiniz. Kapiş?

Benim için ise halka açılmanın bir anlamı daha var. Yine çocukluğuma gidelim. (Ulan bende de ne çocukluk varmış! Ne bilinçaltıymış be! Freud olsa beni laboratuvara hapseder, inceleye inceleye bir hal ederdi. Ne öğrendiysem çocukluğumda öğrendim, bütün anılarım çocukluğuma dair. Çocukluğumu geri verin uleyn!) 


Okula başlamadan önce anaokuluna gidiyordum. Bize oyunlar oynatırlardı. Bunlardan biri de adını hatırlamadığım, ancak nasıl oynandığını hatırlayabildiğim halka oyunuydu. “Büzül dersem büzülür, süzül dersem süzülür” deyip halka olurduk. Büzülde halka içe doğru kapanır, süzülde halka açılırdı! Açılınca, halkayı bozmadan dönerdik fırıldak gibi. Ne keyif alıyorduysak artık…

Guş


Birisi çok büyük hata yaptıysa ve affetmesi mümkün görünmüyorsa, “Ağzıyla kuş tutsa olmaz” derler. İyi de, insan niye kendini affetirmek için ağzıyla kuş tutsun ki? Kuş, ceylan falan avlamanın çok makbule geçtiği dönemlerde bu bir başarı olabilir, ama şehir insanına bu çok saçma gelmiyor mu? Hem de kuş gribinin dehşet saçtığı günümüzde, neden kuşu ağzıma alayım be? Millet o kuş giribi dalgasında, evindeki muhabbet kuşlarını bile itlaf etti. Aklınız alıyor mu kuşu ağzına almayı? Zaten kuş gibi yerinde duramayan bir hayvanı neden yakalamaya uğraşayım canım kardeşim?

Bu zamanda birine yaranacaksanız, sihirli değneğinizin olması lazım. Kırdığınız arkadaşınıza dokundurun, ne muradı varsa olsun ki sizi affetmek bir yana, peşinizden ayrılmasın. İş yerinde ölümcül hata mı yaptınız? Değneği dokundurun patrona, şirket kâr eğrisi yukarı doğru dimdik çizgi olsun! Şirketin has adamı olursunuz. Sevgilinize yamuk mu yaptınız? Dürtükleyiverin değnekle, sizin istediğiniz insana dönüşsün. Böylece bir daha size gak guk yapamaz!

Kafama en çok takılan 3 deyimi paylaştım. Bence bugünlük bu kadar yeter. İşim de var zaten. Bankalar arayıp duruyor ne zaman ödeme yapıcan diye, daha onlara cevap vericem. Siz de gıcık olduğunuz deyimler varsa aşağıdaki yorumlar kısmına yazın. Niye gıcık olduğunuzu da yazın ama. Onları da irdeleyelim. İnteraktif olalım gençler! Tek yönlü iletimle gün geçmiyo. İletişmek lazım!

28 Aralık 2011 Çarşamba

MUŞAMBA YIL SONU ÖZEL SAYISI



Merhaba Noel Baba’yı bekleyenler… Merhaba Noel Baba’ya inanmayanlar… Merhaba yeni yıldan beklentisi yüksek olanlar… Merhaba “Yeni yıl da neymiş!” diyenler… Merhaba “Yeni yıl, yılbaşı kutlaması gavur adeti, bize her gün bayram” diyenler… Ve merhaba radyolarını yeni açanlar…

Muşamba’da yılın son yazısıyla sizlerleyiz. Acısıyla tatlısıyla, ekşisiyle bir yılı daha geride bırakıyoruz. Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi, ye tatlıyı doğu atlıyı demişler. Yedik yedik kilo aldık. Baktın yiyemedin, bakmayacaksın, derken, koskoca bir yıl geride kaldı aha. Dile kolay. Koccaman 362 gün geçti, bitti. Eh, ne diyelim, geçsin varsın.

Bana tek yıllar iyi gelmez pampitolar. Dolayısıyla, 2011’in de süper geçtiğini söyleyemeyeceğim. Ama hakkını da yemeyeyim. Kıyakları da olmadı değil. Zaten bana hiçbir yılın şöyle duacısı olacağım bir kıyağı olmadı ki. Noel Baba’ylan aram iyi değil galiba. Hoş, sadece Noel değil, hiçbir babayla iyi değil aram. Pek sevmem babaları. Babalara gelmekten korkarım, sonra alırım babayı diye. Neyse…

Asteriks  tommiks  teksas

Bu yılbaşında hediye de alamadık kimseye. Meteliğe kurşun, cıva, osmiyum, ne kadar ağır metal varsa atıyom ki zehirlenip ölelim, kurtulalım bu hayattan. Bu dünyaya çocuk da getirmek istemiyorum, ne işim olur. E ne anlamı var o halde havadaki okşizeni boşuna tüketmenin? Borç harç boyumu aşmış, siz hediye diyorsunuz. O kadar canınız istiyorsa siz bana alın hediye. Valla borcum yüzünden bankaların önünden geçemediğim gibi, ATM’lerinin bile önünden geçmiyorum. Yalanım varsa Noel Baba’nın yüzünü görmek nasip olmasın. Ama geyikleri kovalasın beni boş viteste.

Bankalardaki tüm hesapları boşalttım, vapurda ekmek attığınız martılar bile benim alacaklım. Kredi borçları, kredi kartları derken, yurt dışına kaçacak hale geldim. Lakin, para olmadığı için gidemiyorum. Yürüyerek Meriç Nehri’ne ulaşabilirsem belki oradan Avrupa’ya firar ederim. Bir başkadır benim memleketim.

Hopdediks  hopdedix  santa claus

Baktım parasızlık iliğimi somuruyor, ben de öküz öldüren diyetine başladım. Bütün gün sebze kokteyli içiyorum. O da ne diye sormayın lan artık. Bildiğin sebze çorbası işte. Her şey var içinde. İçiyorsun, doymuyorsun, devamlı açsın. Elini, kolunu, bacağını kesip yiyesin geliyor. Bir nevi oruç. Açın halinden çok iyi anlıyorsun. Bir de nefsin körelmediği için her şeyi istiyor canın ve karnın sırtına yapışıyor. Büzüşüyor. Birkaç güne alışırım, midem küçülürse yiyemem hiç, diye umutlanıyorum. Zira, giydiklerim olmuyor pampitocuklarım. Elbiselerimin içine sığmıyorum resmen.

Çuvaldız  baldız  maltız

Bu yıl böyle geçip giderken ve ben de ona öküzün trene baktığı gibi bakarken çuvaldızı kendime batırmayı bir ödev bilirim. Benim de kusurlarım oldu. Ben de insanım. Çok pişmanım. Sizi karşılıksız sevdiğim için… Hayatınızda benden çok daha fazla sevdiğiniz insanlar varken sizleri karşılıksız sevdiğim için çok pişmanım uleyn! Size değer verdim, derdinizi dinledim, size komiklikler yaptım kederinizi unutun diye. Ya siz bana ne yaptınız karşılığında? Bir yorum bile yazmadınız yazılarıma. Alacağınız olsun! Bari bana bi yılbaşı hediyesi verin ve ufak da olsa yorum yapın. İyi dileklerinizi sunan…

Polyanna  karl marx  aşkın nur yengi

İyice, ağlarken gülen soytarı maskesi oldu yüzüm. Can’t read my poker face hesabı. Vallaha için için ölüyorum kederden, sıkıntıdan ama inanılmaz iyimserim. Dışa vurmuyom mu, delirdim mi, yoksa çok mu safım bilmiyorum, içimde salakça bi iyimserlik var. Suratımı sivilceler bastı, lakin sanki borç batağında değilmişim, sanki hayatımdaki her şey tıkırındaymış, sanki müthiş bir aşk yaşıyormuşum, gezip tozup eğlenip bir hal oluyormuşum gibi mutluyum. Beheyt!! İnanın ki keyifsizlikten yılbaşı heyecanım yok. Sanki yeni bir yıl gelmiyor, yılbaşı gelmiyor gibi, bana sıradan geliyor her şey. Sanki bu yıl uslu durmadığım için bana yeni bir yıl gelmeyecek, eski yıllardan birini tozlu raflardan çıkarıp önüme koyacaklar. Bari ben seçsem hangi yılın geri geleceğini. Zaten iş yerine hediye mediye de gelmedi. Allah için bi ajanda bile gönderen olmadı. Anlamadım bir şey. Yaşla da ilgisi var galiba. Yaşlanınca o çocuksu sevinçler kalmıyor zahir. Ama bir yılda pat diye değişir mi canım insanın kafası? Gereksiz acılar çekerse değişir.

Doğumgünü bebelerine balon

Bu yıl ‘hepi börtlek’ diyerek doğumgününü kutlayamadığımın evlatları… Size topluca buradan sesleniyorum. Hepinizin doğumgünü kutlu olsun. Kutladık da ne oldu ki kutlamasak olmayacak? Aha bak yepyeni bir yıl geldi ve yeniden doğumgünün geliyor. Yeni seneye artık.

Açım abilerim ablalarım

Çok açım oğlum, eziliyo içim be! Yılbaşı gelse de yesek içsek. Bi o gün bozucam diyeti mecburen. Yılbaşında da zebze çorbası içip tembellik yapacak değilim. Değilim de ne yapacağımı da bilmiyorum. Geçen sene yılbaşında bir arkadaşa “Yeni yılın kutlu olsun, şöyle olsun böyle olsun” vs diye mesaj atmıştım. Herkese atmıştım da bir tek ondan gelen cevap garipti ne yalan söyleyeyim: “İnternette tartan kilt bakıyom.” Hangi zihniyet yılbaşını internette İskoç eteği aramakla heba eder ki? Şaka olduğuna inandım ve hala da o kafadayım o günden beri. Dilerim ki öyledir. Velev ki öyle olsun, n’olmuş? Yok yok, kimsenin yeni bir yıla böyle sıkılarak ve düz girmesini istemem. Varın gidin sevdiklerinizle bir araya gelin, eğlenin. Maksat eğlenip kurtları dökmek (bu da ne demekse, iyk), sevdiklerle toplanmak zaten. Bir düğünler, bi doğumgünleri, bir de yılbaşı ve bayramlar buna vesile oluyor. Onu da heba etmeye gerek yok.

Umarım güldünüz, eğlendiniz sevgili dostlar. Benim elimden bu seferlik bu kadarı geldi. Keşke imkanım olsa da sizlere daha fazlasını yapabilsem.

Hadi, yeni yılınız kutlu olsun.

Sevdikleriniz hep yanınızda olsun. Kavuşamadıklarınıza kavuşun bu yıl, içinizde ukde kalmasın bari. Yarım kalan ne varsa tamamlayın, gözünüz açık gitmeyin. Yarın kıyamet kopacağını bilseniz bugün ne yapardınız? Hah, onu yapın işte.

Baş baş.

27 Aralık 2011 Salı

RÜYADA ARABA GÖRMEK



Duygusal ilişkilerim hep araba olarak yansır rüyalarıma. Ben ve sevdiğim adam arabadaysak ve yol bitiyorsa, kesinlikle yakında ayrılık gelecektir. Araba durduysa ilişkide bir duraklama, bir soğuma vardır. Arabayı kim kullanıyorsa, kontrol onda demektr. Arabada bir yabancı varsa, artık yerimi başkasına bırakmanın zamanı gelmiştir. Birisi beni arabasında ön koltuğa, eski sevgilisini arka koltuğa oturtuyorsa, istediği kişi benim demektir. Bunun gibi bir sürü izdüşüm ve yorum…

Rüyalar geçmişin bir yeniden yorumu mu, bilinçaltının sibobu mu, yoksa gelecekten haber veren birer imgelem mi, bunu çok derin ve farklı boyutlarda tartışırız. Fakat ben, bugüne kadar gördüğüm rüyalardan edindiğim deneyimle ancak bu sonuca varabiliyorum. Zaten genelde de bu araba rüyalarını, bir ilişkinin başında ya da sonunda görüyorum. İlişkiyi bitirmeyi kafama koyduysam veya terk edileceğimi hissediyorsam görüyorum yani. İşin içine yine bilinçaltı karışıyor sonuçta. Ya da o rüya beni yönlendiriyor belki.

Şimdi, şöyle bir geri sarınca filmi, ilişkilerin yolculuktan farksız olduğunu anlayabiliyorum. Dolayısıyla, rüyalara da bu şekilde yansıması şaşırtıcı değil. Aynı arabaya binip bir yolculuğa çıkıyoruz sevgilimizle. Arabayı kim kullanıyorsa, o yönetiyor ilişkiyi. İyi sürücüyse, hedefinize sağsalim ulaştırır, acemiyse kaza yaptırır, kötü sürücüyse can güvenliğiniz tehlikeye girer, yolculuk yorar, yolun bir yerinde inmek istersiniz. Sürücü siz değilseniz, arabayı kullanan sizseniz, bunlar yine sizin başınıza gelir, ama yarı yolda inen siz olmazsınız.

Kimi ilişkide kontrolü karşı tarafa bırakırız. Belki arabayı biz yapmışızdır ama anahtarı karşı tarafa verir ve “Hadi sür!” deriz. Belki arabamıza binmek istemiyordu da onu ikna edebilmek için direksiyonu ona emanet ettik. Fakat, ne olur biliyor musunuz? Araba çetin yollardan geçtiğinde, sürücü arabaya güvenmediğinde veya yolcunun onu yalnız bırakmasından korktuğunda, kontağı kapatıp arabadan iner  veya karayolunda belli bir istikamete doğru giderken fikir değiştirebilir ve kenara çekip size durumu anlattıktan sonra sizden inmenizi isteyebilir. Siz, inmem derseniz, anahtarı size verir ve o inip yoluna devam eder. Ama yalnız başına yürüyerek, ama otostop çekerek, ama bir otobüse binerek… Bazen de ikinize birden cazip gelecek iki farklı istikamete giden bir yol ayrımında durdurursunuz arabayı. Birbirinizi ikna etmeye çalışır, aynı yola gitme isteğinde buluşamazsanız, arabayı orada bırakıp ikiniz de birer otobüse binip ilerlersiniz ayrı hedeflere.

Çok nadiren de olsa otoyolda giderken son sürat, birden bire sizi arabadan atabilir sevdiğiniz, güvendiğiniz insan. Neye uğradığınızı şaşırırsınız. Birisini bu şekilde ölüme terk etmek, ancak katillerin veya kötü niyetli kişilerin yapacağı bir şeydir çünkü. Tek kelime edilmeden, hareket halindeki bir araçtan, tüm koşulların elverişli olduğu otobanda son sürat giden arabadan atılmak… Hem şaşkınlıktan hem korkudan hem de yaralarınızdan büzüşüp kalırsınız. Bir süre ana karnındaki cenin gibi beklersiniz. İnsanın tehlike anında kendini korumaya alma içgüdüsü bunu yaptırır. Öğrenilmiş bir şey değildir, DNA’nızda vardır bu.

Olayın şokunu atlatınca, koskoca otobanda yapayalnız kaldığınızı anlayınca, içinizi bir korku kaplar, bir de cevabını bilmediğiniz ve sizi için için kemirecek bir soru: Neden? Araba sapasağlamdı, yol iyiydi, aynı istikamete gidiyorduk, karnımızı doyurmuştuk, ihtiyaçlarımızı gidermiştik, yolculuk güvenliğini tehlikeye atacak davranışlarda bulunmamıştık, benzin deposu doluydu, araba sağlamdı, araba sağlamdı, araba benimdi üstelik. Neden? Bir süre, arabanın geri gelmesini ve sürücünün sizi attığı yerden almasını beklersiniz. Bir hata yapmıştır, şakadır, kafası karışıktır, beni denemiştir deyip onu haklı çıkarmaya uğraşır durursunuz. Beklersiniz, beklersiniz, beklersiniz…

Aradan saatler geçmiş, gece çökmüş, gelen giden yok. Pek çok araç geçer yoldan, ama hiçbiri sizi görmez, hiçbiri sizin için durmaz. Herkesin ulaşmak istediği belli bir istikamet vardır. Siz yavaş yavaş yürümeye başlarsınız, çünkü artık karanlık ve soğuk, beklemenize engel olmaya başlamıştır. Kafanızın içinde sizi arabadan atan sürücüyü haklı çıkaran mazeretlerin yerini, kendinizi haksız çıkaracak ve olayın sorumluluğunu size atacak açıklamalar almaya başlar. Çünkü, hiçbir canlı suçsuz yere böyle bir kötülüğe maruz kalmayı benliğine anlatamaz. Mutlaka bir hata yapmışsınızdır canım, tanrı sizi unutmadı ya? Stockholm Sendromu başlar ve celladınıza sempati duyarsınız. Işıkları takip ederek karayoluna çıkan sapağa kadar yürümeyi başarırsınız. Kırıklarınız sızlarken topallayarak yürüdüğünüz o yol öyle uzun gelir ki, kanayan yaralarınızın acısını hissetmezsiniz kalbinizin acısından. Terk edilmek her canlıya aynı acıyı verir. Kalp ağrırken kırıklar ve yaralar utanır acımaya, ağrımaya. Kalbiniz acırken, umrunuzda olmaz kan kaybı. Kalp atmazsa, pompalayacak kan da olmaz ne de olsa. Kalp durursa, onu taşıyacak kemiğe ve bedene de ihtiyaç kalmaz nasıl olsa.

Sapaktan karayoluna dönmeden önce, son bir kez bakarsınız gelen giden var mı diye. Yok. Topallama, sürünmeye dönüşür takat kalmayınca, kırıklar yer çekimine karşı koyamaz. Binbir güçlükle, sürünerek karayoluna ulaşırsınız. Burada, sizi en yakın hastaneye taşıyacak bir araç bulursunuz kendi imkanlarınızla. Araç sürücüleri sizi severse ve insanlıktan nasiplerini almışlarsa hastaneye kadar size eşlik de ederler, kapının önünde bırakıp gitmezler. Kırıklarınız alçıya alınıncaya, yaralarınıza pansuman yapılıp durumunuz stabil hale gelinceye kadar başınızda beklerler de. Taburcu olurken de yanınızda dururlar.

İyileşince çıkarsınız oradan. Kendi başınıza yürüyebilecek ve ilk otobüsle evinize dönebilecek kadar güçlenmişsinizdir. Hatta, otostop çekip boş bir arabaya binecek kadar… Tabi, aklınızdaki o soru hala cevabını bulmamıştır: Neden? Bilemediğiniz için kimseye de diyemezsiniz başınıza geleni. Hiç öğrenemeyeceğinizi de bilirsiniz artık o saatten sonra. Birden kafanıza bazı şeyler dank eder ve neden arabadan atıldığınızı değil ama o arabanın nereye gittiğini anlarsınız:
Cehennemin dibine! 

25 Aralık 2011 Pazar

TEKNOLOJİDEN YORULDUM



Ne zaman unuttuk sevmeyi, birbirimize güvenmeyi? Ne zamandı en son birisine çırılçıplak sırtınızı emanet edişiniz? Onun bıçak saplamayacağından, sizi düdüklemeyeceğinden emin oluşunuz? Ne zamandan beri en yakınlarınızı bile yabancıymış gibi hissediyorsunuz? Ne zamandan beri aşık olduğunuz insanların ciğerinin beş para etmediğine, size pislikmiş gibi davrandığına ve bir an önce sizi başından atmak istediğine inanıyorsunuz? Çok uzun zamandır ve çok uzun zaman önce…

Ayo Technology’de Milow diyor ki, "Teknolojiyi kullanmaktan yoruldum." O sözleri yazan ellerini öper, yalarım Milow’un. Al benden de o kadar... Teknoloji hayatlarımızı iyice doldurduğundan beri –ki istila ettiğinden bahsetmiyorum. Artık istiladan çok öte bir şey bu, teknoloji olmadan tuvalete bile gidemez hale geldik- birbirimizden koptuk. Sadece birbirimizden değil, kendimizden bile koptuk. İçimizdeki insandan, içimizdeki çocuktan… Teknoloji, hücrelerimize kadar işledi ve yararlı organelleri bir bir söküp atıyor hücreden. Yakında bir nükleus bir mitokondri kalacağız.  Seçici geçirgenlik zaten tarih oldu. Artık geçici seçirgen olduk.  

Teknoloji, internet, sosyal medya, ilişkilerimizi ve ruh sağlığımızı nasıl olumsuz yönde etkiliyor, farkında mısınız? Teknolojiye karşı olduğum için yazmıyorum bunları. Ben de internetin ve sosyal medyanın, web 2.0’ın sayesinde bu yazıyı sizlere ulaştırabiliyorum sonuçta. Ancak, ortada bir sorunumuz var. Birileri, bizim internet başında daha fazla vakit geçirmemizi ve beynimizin uyuşmasını istiyor olabilir mi? Sosyalleşmek sandığımız şey, aslında çevremizden kopmamız olabilir mi? Bir güç, bizi birbirimizden koparmak için, birbirimize daha çok bağlandığımızı düşündürten bir tezgah kurmuş olabilir mi? Bunu bir komplo teorisi olarak algılamaya gerek yok. Ama bundan 15 yıl önce randevu verdiğimiz arkadaşlarımızla bugün artık cep telefonu olmadan, şehrin en belirgin noktasında bile buluşamıyorsak, teknolojinin hayatımızda çok ciddi değişikliklere yol açtığını kolaylıkla söyleyebiliriz.

Sosyal medya, ilişkilerimizi kangerene çeviriyor. En çok da duygusal ilişkilerimizi zedeliyor. Sevgilinin eski fotoğrafları içimizi acıtırken, başkalarıyla yaptığı yazışmalar veya paylaşımlar içimize kurt düşürüyor. Bizim eylemlerimiz de onun canını acıtıyor. Ortada fol fos olmasa dahi... Sevgililer birbirinin her şeyini bilmediklerinde daha mutluydular. Birbirlerini daha kolay kandırabildiklerinden değil… Cehalet mutluluk olduğundan…

Ayrılınca işler daha da kötü oluyor. Facebook’tan silseniz dahi bir şekilde eliniz o sayfaya gider ve onun en ufak bir eyleminden anlam çıkarırsınız. Off, çok kötü bir şey bu. Eski sevgililerimi Facebook‘ta sırf bu yüzden bloke ederim. Kazara elim gidip açmışsam da karnıma ağrılar girer. Sanki idam sehpasına götürülüyormuşum gibi kan ter içinde kalırım. Fazla hassasım değil mi? Ama içinizde, benim gibi hassas kalplerin olduğunu biliyorum.

Gelelim baştaki paragrafa… Ben bu sorulara verilen yanıtların da belirleyicisinin sosyal medya, internet ve teknoloji olduğunu düşünüyorum. Artık kimse kimseye değer vermiyor. Çünkü, elini sallasa internette onlarcasını bulacağını düşünüyor. Sizi kaybetse çok da bir şey ifade etmiyor ona. Siz dünyanın en değerli insanı olsanız da... Zaten değerinizi anlamıyor ki…

21 Aralık 2011 Çarşamba

ÇARŞAMBA MUŞAMBA 21.12.2011




Maya takvimine bir yıl kala…


Bugün 21 Aralık. Kış gün dönümü... En uzun gece... Hadi yırttık; bundan sonra günler uzayacak. Gecelerin uzun olmasını sevmiyorum abi. Psikolojimi bozuyor. Karanlık, insanı depresyona sokuyor. Kuzey ülkelerinin insanı niye depresif? Bundan işte. Güneş de görmüyor fukaralar, osteoporoz çok yaygın. O kadar da süt içiyorlar, ama yetmiyor şekerler. Güneşi görecen. Mahsun Kırmızıgül gibi olucan. Güneşi görmek için gerekirse 3 kıta, 2 okyanus aşıcan. O film vizyona girdiği sene mayıs sonuna kadar hava açmamıştı. Hep bulutluydu, kafayı yediydim. Benim gibi güneş enercisiyle çalışan bi insan için berbat bi durum. Film vizyona girdi, hiç unutmuyorum, 12 Nisan’dı tarih. Güneşi görmek için filmi izlemeye niyet ettim Allah rızası için. Neyse ki 3 gün sonra güneş açtı. Bataryaları ‘şarz’ ettik.

Bugünün bir anlam ve önemi daha var. Maya Takvimi’nin bitmesine bir yıl kaldı. 1 yıl sonra bugün Dünya patlayacak sananlarınız var. Öyle bir şey yok bea! Dünya’nın yok olması için kocaman bir göktaşının çarpması lazım. O zaman da Dünya değil, yaşam yok olur sadece. Dünya kendini birkaç bin yılda yeniler, üzerinde yeni yaşam türleri yeşerir. Dünya’da bu elverişli durum varken… Ha, ama böyle Ay kadar göktaşı veya kuyruklu bela gelip çarparsa, o zaman parça pinçik oluruz tabi. Parçalarımız 45 bin ışık yılı uzaklıktaki gezegene kadar gider (bkz. Dünyayı Kurtaran Adam). Fakat, Dünya’nın çevresinde daha büyük kütleli gök cisimleri varken, o aletin gelip bize çarpması da şans yani. Korkmayın. Bize bişey olmaz. Ben bize değil, Ay’a bir şey çarpacak da heder edecek diye korkuyorum. Ay biterse sen de bitersin. Sen ölürsen herkes ölür. İklimleri, okyanus akıntılarını, gel-gitleri Ay yapıyor panpitolar. Boru değil. Dünya’yı seveyim, Ay’a bir şey olmasın! Bence, not only save the planet but also save the moon, gençler.

Ha, bugünün benim içn bir diğer meali, sevgili kuzenim Pınar’ın doğumgünü olmasıdır. Kendisi İsviçre’de yaşamaktadır ve bugün takribi 17. yaşını bitirmektedir. Kendisine nice güzel yaşlar diliyorum. Öpüldün kuzen. İşviçre’den gelirkene çukulata getir.

Dangıl dungul Asterix


Obaa! Giriş yazısını amma abartmışım len! Sevgili panpitocuklar, bu aftanın magazin gündemine Memet Ali Birand (Erbil miydi yav?) damgasını vurdu. Besleyip büyüttüğü, telli duvaklı gelinlikle evlendirdiği kızları (kendi kızı değil) magazin basını tarafından görüntülenince “Onlar Vanlı. Besledik, yedirdik, içirdik, evlerine gönderiyoruz.” demiş. Bizim millet de öfke püskürecek adam arıyordu. İyi oldu. Buldunuz, saldırın anasını satayım adama. Vanlılar’ı incitirmiş, adamda insanlık yokmuş da bilmem neymiş. Abi alışamadınız mı Memet Ali Erbil’in fütursuz şakalarına. Bu adam böyle. Onu olduğu gibi kabul edip, dediği laflara fazla kafa yormayacaksınız. Yeri geldiğinde lafı çok da iyi gediğine oturtan bir insandır kendisi, ama ağzının ayarı yok işte. N'apıcaksınız? Ulan oğlum, belki adam Van için yüklü miktarda bağışta bulundu? Nerden bilyorsunuz? Em demiyor ki bunlar Vanlı depremzede diye? Sadece Vanlı diyor? (Benden iyi avukat olurmuş yeminlen) Erif bir dangıl dungul şaka yaptı diye güna keçisi ilan ettiniz. Neredeyse adamı depremden sorumlu tutacaksınız. Evet, kötü şaka, doğru. Adamı da savunmuyorum, ama olayı da bu kadar abartmaya gerek yok bence. Mali işte. (Bu paragrafta eksik olan arfi bulunuz.)

Sunum bir nohut, sun sun kokut

(Başlıktaki sun kelimesini İngilizce’deki güneş olarak okuyanı ornitorenk kovalasın!) Bu akşam Araştırma Yöntemleri dersimin sunumu var. AY 101 hehe. Hazırladım işte bir şeyler. Kafamı meşgul eden bir soruyla ilgili araştırma tasarımı hazırladım. Hani bu markalar diyorlar ya, öbür blogumuzda da yazdık, açın okuyun bir zahmet? http://savasma.blogspot.com/2011/11/skor-degil-islev.html  Ben de buna istinaden dedim ki, o zaman Facebook'ta hayran sayısı artan markanın satışlarının da artması lazım. Akşama sunum var. Helecandan ve korkudan dizlerimin bağı çözüldü. Sunumda heyecandan kokutmasak bari bebişler.

Lenovo ve Yurtiçi Kargo’nun insanı deli eden işbirliği

Bir de bizim kara komediye, vodvile, bürlesk güldürüye ve trajediye dönüşen bir bilgisayar hikayemiz var ki, yine savasma.blogspot.com adresindeki blogumda ilkini NEZLE DİYE GİTTİK BACAĞIMIZI KIRDILAR, ikincisini BİLGİSAYAR GERİ GELDİ AMA... başlığıyla kaleme aldım. Okuyun, ibret alın anacım. Ve aklınızda olsun, sakın Lenovo’dan kibrit çöpü dahi almayın. Anneme o kadar söylememe rağmen gitti aldı. Bir musibettir gidiyor, başımıza gelmeyen kalmadı. Her nevi kanaldan hakkımızı arıyoruz. Son çare olarak yasal yollar kaldı zaten. Hele bir geri gitsin cihaz Lenovo’ya da… Giderse tabi…

Ya bizde olsaydı? Hopdedix


Geçen gün Coca-cola’nın Portekiz için hazırladığı bir entegre iletişim çalışmasını izledim. Benfica’nın ürünlerinin satıldığı mağazada yere cüzdan bırakıyorlar. İçinde de Benfica’yla en büyük rakibinin maçı için bilet var, ama bilet karşı takıma ait. Diyorlar ki, bakalım cüzdanı kaç kişi yerden alıp mağaza görevlilerine verecek. Yüzde 95 müdüriyete (bu lafa da uyuz olurum) iletiyor cüzdanı. Tabi, cüzdanı verenlere hemen konfetiler yağıyor, şakşaklar çalıyor, peş peşe kolalar açılıyor içiliyor vs. (sanki şampanya patlatılıyor). İyilik, mutluluk teması işleniyor. Aman işte sizin gibi iyi insanlar kaldı mı ki, ödül size kola vs. deniyor. Güzel kampanya ne yalan söyleyeyim. Hem insanlığımızı ölçüyor hem de başarılı bir iletişim çalışması olmuş, bu videoyu viral kampanya olarak da internete yaymışlar. Herkes birbirine izletiyor. Biz de izleyip konuşuyoruz aramızda. Bu da ağızdan ağza bulaşıyor bir yandan.

Şimdi düşünün bir. Portekizliler ne kadar medeni ve hoşgörülü. Fenerium mağazasına bir Galatasaraylı’nın cüzdanını koyun. Hem de maçtan önce... Abovvv! Orada iç savaş çıkar. “Hangi Galatasaraylı bu mağazaya girme cesareti gösterdi!” diye ayaklanırlar. Müdüriyete gidip cüzdanı vermek şöyle dursun, “O Cimbomluyu bize verecen aga, ver onu dedik!” deyip adamları da döverler, kampanyayı yapan iletişimcileri de, Coca cola görevlilerini de. Rezalet çıkar şerefsizim! İşte o yüzden her türlü iletişim işini her ülkede aynı biçimde yapamıyoruk.

Büyük ikramiye çıksın mı, girsin mi?

Abilerim, ablalarım, yeni yıla 11 gün kaldı ve ben hala MP bileti almadım. Bu yıl bana çıkacak biliyorsunuz, kimseye şans tanımıyorum da, bilet almazsam nasıl çıkacak, onu da anlamış değilim. Bitmeden alsam bari.

Ev reklamı


Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörlerinden biri inşaat. Her yerde koca koca vinçler yükseliyor. Üstelik sadece büyük kentlerde değil, küçük şehirlerde de yeni konut ve iş merkezi projeleri hız kazandı. E tabi bunu satmak için de reklam/ilan vermek gerekiyor haliyle. Günümüzün teknolojisinde inşaatlarda kullanılan malzeme aşağı yıkarı aynı. Evlerin de özellikleri birbirine benziyor. Yatak odası, salon, mutfak, banyo vs... E artık hepsinde sportif ve sosyal tesisler standart neredeyse. Balkona bahçe tasarımı da ilginç gelmiyor. Yani artık, evleri satabilmeniz için projenizi diğerlerinden farklılaştıracak bir şey bulmanız lazım. Ortada alternatif de çok olunca, bunu ancak iletişim yoluyla sağlayabilirsiniz. Tamam, bunu anladık da, konut projelerinin ilanlarında ben abartıya kaçıldığını düşünüyorum. Zaten hepsi henüz temeli atılmadan satıldığı için reklamlarda gördüğünüz imajlar da bilgisayarda yapılmış görüntüler. Yani, gerçek değil. Ev bitince bakalım öyle mi olacak gerçekten... Hadi içi aynı oldu diyelim, ya dışı? Sanırsınız ki bütün projeler ormanın içinde veya deniz kenarında. Etrafında hiç bir şey yok. Bir bakıyorsunuz konumuna, gecekonduların arasında birçoğu. Ha bir de, koordinat bildirirken, çok matahmış gibi ifade etme durumu var. “Şehre 5 dakika” (Beylikdüzü’nde), “Bütün dünyanın yolu buradan geçiyor” (havaalanına yakın), “Yeşillikler içinde” (dağın başında), “Adalar manzaralı” (Adalar’ı teleskopla görebilirisiniz)… Şehre asla 5 dakika olamaz İstanbul’da hiçbir yer. Benim evim şehrin ortasında, işe gitmem en iyi ihtimalle yarım saat. Bir evin havalimanına yakın olması avantaj olamaz. Gürültüden sinir hastası olunur orada. Radyasyon da cabası… Dağın başındaki eve ulaşım zor olur. Adalar’ı teleskopla görebildiğim evin bana ne faydası var? Hayal satıyoruz işte, n’aparsınız. Ben de reklamcıyım, bir şey diyemeyeceğim daha fazla.

Hadi salıncakla kalın, haftaya tahterevalliye binmeyi unutmayın. Noel babalar öpsün sizi.