16 Kasım 2011 Çarşamba

ÇARŞAMBA MUŞAMBA 16.11.11



Bundan sonra çarşamba günlerini kendime deşarj olma günü ilan ediyorum. Hep duygusal veyahut eleştirel yazdım, kendimi tuttum; ama içimdeki mizahı bastıramıyorum. Yazıp güleyim bari. Belki okurken siz de gülersiniz. Gülmezseniz de siz bilirsiniz. Ben yazarım; anlayan anlar, anlamayan parmak kaldırır, bir daha anlatırım. Yine anlamazsanız altına yorum yazarsınız. “Biz anlamıyoruz. Sen de adam mısın be!” dersiniz. Ben de sizi sallamıyor gibi yaparım ama geceleri eve gidince yorganın altında ağlarım. “Bana niye öyle dediler ki?” derim. Dışım sert, içim yumuşaktır benim. Eti Puf gibiyimdir. Marşmelovluyum yani. 

Neyse işte… Artık her çarşamba geyik günü. Ben ilkokuldayken çarşambaları zeytin günüydü, bizimkisi de o hesap. Peki neden çarşamba? Çünkü, perşembe günleri mizah dergileri çıkıyor. Onları alıp okurken beni sallamazsınız, diye düşündüm. Bir de, perşembe günü dergiyi alıp okuyan, bir sonraki çarşambaya kadar onu bitirdiği için arada mizah ihtiyacı olduğunda, açlığı bastıracak atıştırmalık bir şeyler yapayım dedim. Dolapta yemek var, ısıtın yiyin, hesaaabı.

Peki neler anlatacağım size? Ne bileyim işte, belki günlük hayatımdan bazı tespitler, belki sosyal medyadaki paylaşımlarımız, belki birini övme ya da yerme… Hepsi ya da hiçbiri olabilir. Elimize nasıl geliyorsa öyle olsun. Amaaaan, boşverin! Bir kadeh de benim yerime için! Fazla düşünmeyin. Başımıza ne geldiyse düşünmekten gelmedi mi? Burada düşünülmüşü, yazılmışı, çizilmişi, gülünmüşü var. Buyrun buradan yakın.

Asteriks Asteriks Asteriks

Geçen gece nevresimi değiştireceğim, sökmesine söktüm ama takmak eziyet. Hele ki yorgana nevresim geçirmek bana beyin ameliyatı gibi geliyor. Bir türlü beceremiyorum. Arkadaş, bir iş bu kadar zor olabilir mi? Ben tamirat yapan insanım, ama yorgan yüzü takmayı beceremiyorum. Yazdım Facebook’a. Gecenin köründe bir sürü yorum gelmiş. Gülücükler mülücükler… Aradan bir saat geçti, nevresimi alnımın akıyla takmayı başardıktan sonra rapor verdim: Ameliyat başarılı geçti, yorgan yaşayacak!

Asteriks Asteriks Asteriks

Tenim koyu olduğundan baharatlı, şekerli, meyveli kokular seviyorum. Daha doğrusu tenim seviyor. Onlarla barışık. Çiçeksi kokular uçar gider benden, durmaz. Baharat ağırlıklı parfüm ise kalıyor ve güzel duruyor tenimde. Lakin, son aldığım parfüm şişede durduğu gibi durmadı. Baharat olayını abartmışım. Sabah sıktım, bütün gün resmen karabiber koktum! Devamlı olarak kendimi aktarda gibi hissettim. Parfüm çöpü boyladı.

Asteriks Asteriks Asteriks

Bazen bir kadın şarkıcıyı veya radyocuyu dinlediğimde, sesini beğenmişsem çok güzel bir kadın olduğunu hayal ederim. Ama sonra tipini görürüm, bir maymun çıkar. Hayal kırıklığı! Geçen gece de internetten bir klip izleyeyim dedim. Şarkıyı ve şarkıcının sesini çok beğeniyorum. Böyle sarışın bir afet bekliyorum tamam mı? Bir açtım klibi: sanki sokaktan geçen alelade bir kadın. Zaten klip de sokakta geçiyordu. Aynı gün bir arkadaşım bir laf söyledi. Evlat olsa sevilmeyecek iki kadın: eski sevgilinin yeni sevgilisi, yeni sevgilinin eski sevgilisi. Bir bu ikisinin çirkin ya da vasat çıkması hayal kırıklığı değil herhalde.

Asteriks Asteriks Asteriks

Uçakta bebekle yolculuk edilmesine şiddetle kılım. Geçen senelerde bir bayram dönüşü Adana- İstanbul uçağındaydım. Yetişkin başına 3 çocuk düşüyordu. Ama gerçekten başına düşüyordu. Anneler, bebekleri oyalamak için havaya atıp atıp tutuyordu/tutamıyordu. Veya bebekler koltukların aralarından falan el, kol, kafa uzatıp insanları taciz ediyordu. Anlayacağınız, veledini karnından çıkaran, uçağa atlamış. Bebek milleti de uçmayı sevmez. Basınç değişiminden kulakları acıyor. Nasıl acımasın, benimki bile fena oluyor. Ama bu, poposunu yırtmasını gerektirir mi? Gerektirmez. Uçakta tek bir bebek bile ormanda 40 kaplan gücündeyken, koltuğunuzun yakınında beş tane bebeğin aynı anda ağladığını düşünün!! Ya da vazgeçtim, düşünmeyin bile.

Asteriks Asteriks Asteriks

Bebek demişken, kedilere de değinelim bari. Sosyal medyada en çok paylaşılan videolar onlara ait. Salaklıkları ve şirinlikleriyle bizleri güldürürken düşündürüyor, düşündürürken öldürüyor. Poposunun üstüne oturmuş vaziyetteki bir kedinin arkasından kendisine seslendiniz mi hiç? Kafasını çevirip bakmak yerine arkaya doğru eğilip bakar. Çok salak!

Asteriks Asteriks Asteriks

Twitter’da ‘trending topic’ diye bir kavram var. Hakkında en çok konuşulan konu demek. ‘Topic’ de konu başlığı demek zaten. İngilazca. Fakat, benim aklıma mezeden başka bir şey gelmiyor. Nedir topik? Humusa benzeyen, nohut ve tahinden yapılan bir meze. Kültür mozaiği Türk mutfağına Ermeni damak tadının katkısıdır. Yapımı da çok zordur. Topik, Ermenilerin perhiz yemeklerinden biridir. Yedi hafta süren Büyük Perhiz süresince et ve süt ürünleri yenmez, zeytinyağlı yemekler hazırlanır. Topik de bunlardan biridir.

Bu haftalık bu kadar. Yeter gari. Yazmaktan kolum yoruldu. Hadi salıncakla kalın, tahterevalliye binmeyin!

Hepinize, göbeğinizin olmadığı bir dünya diliyorum.

P.S: Haftanın diğer herhangi bir günü, geyiksiz yazılarıma devam edeceğim. Benden kurtuluşunuz yok!

26 Ekim 2011 Çarşamba

HEPİMİZ KRİPTOLOG OLDUK



Kriptoloji, şifre bilimidir. Çeşitli iletilerin, yazıların belli bir sisteme göre şifrelenmesi, bu mesajların güvenlikli bir ortamda alıcıya iletilmesi ve iletilmiş mesajın deşifresiyle uğraşır.

Günümüz teknolojisinin baş döndürücü hızı göz önüne alındığında, teknolojinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan güvenlik açığının da taşıdığı önem ortaya çıkmaktadır. Kriptoloji; askerî kurumlardan, kişiler arası veya özel devlet kurumları arasındaki iletişimlerden, sistemlerin oluşumunda ve işleyişindeki güvenlik boşluklarına kadar her türlü dalla alakalıdır. Kriptoloji bilimi kendi içerisinde iki farklı branşa ayrılır Kriptografi; şifreleri yazmak ve Kriptoanaliz; şifreleri çözmek ya da analiz etmek. Kriptoloji, çok eski ve renkli bir geçmişe sahiptir.

Wikipedia, kriptolojiyi böyle tanımlıyor. Evet, günümüz teknolojisi baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Çok doğru. Bundan 15 yıl önce elektronik posta nedir, bilmezdik. İnternetten çoğumuzun haberi yoktu. Bankacılık işlemleri, bırakın interneti, telefonla bile çok zor yapılabiliyordu. Sosyal medya diye bir kavram akıllarda yoktu. Kişisel güvenlik sistemleri icat olmamıştı.

Oysa şimdi, her birimizin en az bir kişisel e-posta adresi, çalışanların kurumsal e-posta hesabı, çoğumuzun interaktif bankacılık üyeliği, sosyal medya hesabı, bazılarımızın evinde elektronik güvenlik sistemleri var. Hatta, çalışanların büyük kısmı en azından bir kariyer sitesine üye.

Tüm bu varlıklar, güvenliği sağlamak amacıyla şifrelemeyi gerektiriyor. Ve sahip olunan varlık sayısı arttıkça, şifre sayısı da artıyor. Bakın, buraya kadar banka ve kredi kartlarımızdan söz etmedim bile. Şöyle bir düşünün, hayatınızda şifre olmadan kullanamadığınız ne çok şey olduğunu.

Hal böyle olunca, insanların kafası daha çok çalışmaya, beyinlerin belki de daha büyük bir kısmı kullanılmaya başladı. Artık hayatımızda, isim, adres, sima ezberlemenin yanında yeni bir çaba var: şifre ezberlemek. Eskiden eşin dostun telefon numarasını ezberlerdik. Şimdi cep telefonumuza kaydettiğimiz için belleğimizde boş yer açabildik ancak, kullandığımız şifre sayısı belki de en sık aradığımız telefon numaralarının sayısından fazla. Artık daha büyük bir sorunumuz var.

Telefon numarasını unutursanız bir şekilde öğrenmenin yolu bulunuyor ancak şifrenizi kaybederseniz uğraşır durursunuz. Birçoğunuzun şifre unutma sorununu ortadan kaldırmak için çok kolay hatırlayabileceğiniz ve hayatınızda bir anlamı olan rakamları veya harfleri tercih ettiğinizi ve birden fazla yerde de bu şifreleri kullandığınızı tahmin ediyorum. Ya da belli rakamları ya da harfleri kombinleyerek yüzlerce şifre yaratıyorsunuzdur da, nereye hangisini kullanacağınızı nasıl hatırlıyorsunuz, onu kestiremiyorum.

Kendimden örnek vermem gerekirse, şu an hatırladığım en az beş tane elektronik ticaret sitesi üyeliğim, üç mail hesabım, beş sosyal medya hesabım, dört kariyer sitesi üyeliğim, iki internet bankacılığı hizmetim, iki kredi kartım, üç banka kartım ve şifreyle kullanabileceğim ama şu an hatırlamadığım bir sürü varlığım var.

Çoğunuz da benden farklı değilsiniz. Bu kadar üyelik, abonelik ve varlık olunca da, bilgileri en güvenli şekilde saklamak için her birimizin kriptolog olması normal. Az evvel belirttiğim gibi, kolayca hatırlayabileceğiniz şifreler uyduruyorsunuz. İstisnai olarak, acilen üye olmanız gereken bir sitede çabucak uydurduğunuz şifreler vardır mutlaka. Büyük ihtimal oraya bir daha girmeyeceğinizi düşündünüz. Ben bazı oyun sitelerine öyle üye oldum. Bir daha gir desen giremem.

Şifrenizi olur da unutursanız diye bir de güvenlik sorusu soruyorlar. Cevap olarak, kolayca aklınıza gelebilecek ama başkalarının tahmin edemeyeceği bir şeyler yazmanız gerekiyor. Bu da ayrı bir kriptoloji bilgisi tabi... Soru yerine e-posta adresi isteniyorsa, hangi posta adresinizi verdiğinizi hatırlamanız gerekiyor. Öte yandan, sık kullanmadığınız bir yerde şifre isteniyorsa, olası şifreleri ve kullanıcı adlarını deneyip durursunuz. İyi bir kriptologsanız, böyle sorunlarınız olmaz. Hem yüksek güvenlikli, hem kolayca hatırlayabileceğiniz hem de başkalarının asla çözemeyeceği şifreler bulabilirsiniz.

Ben ne yazık ki o konuda iyi değilim. Öyle ki, çok önemli olmayan bazı şifrelerimi ve kullanıcı adlarımı bir yere not etmek zorunda kaldım (Merak etmeyin cüzdanımda taşımıyorum). Ancak, unuttuğum da oldu. En çok hayıflandığım ise e-devlet şifrem. PTT’de 1 lira ödeyip alabilmek için o kadar saat beklediğim, alınca ilk girişte, kendimce yöntemlerle oluşturduğum şifremi, ikinci girişimde hatırlayamadım. Olası tüm kombinasyonları denedim, ama olmadı. 10 hanelik şifreyi bulamadım. Yani o kadar yüksek güvenlik sağlamışım ki, kendim bile çözemedim. Velhasıl, e-devlete o ilk girişimde de işimi görememiştim zaten. O kadar saatimi PTT’de harcadığımla kaldım. İkinci kez almak için ise 10 lira ödemek gerekiyor(muş). Akılsız kriptoloğun cezasını cüzdanı çeker(miş).

Peki ne yapmalı?

Hayatımız, ne yazık ki dijital ortamların ve güvenlik gerektiren mecraların artması sebebiyle şifrelere daha çok bağımlı olmaya mahkum. Henüz şifre sayınız 10’u bulmadıysa çok şanslısınız. Fakat, modern yaşama ne kadar çok ayak uydurmaya kalkar, iletişimi ne kadar yüksek tutmaya çalışırsanız, şifre sayınız o kadar çok artacak ve siz de şifreleme için kendinizce teknikler geliştireceksiniz. İyi bir hafızanız varsa ve rastgele şifreleme yapabiliyorsanız, ne mutlu size.

Hiçbir teknik bilmiyorum, her zaman da şifrelerimi unutuyorum, bir şifreyi ikinci kere kullanamıyorum, diyorsanız da interneti bir dolaşıp tekniklere göz atın derim. Bu iş 4000 yıldır yapılıyor. Mutlaka birileri üstün yöntemler geliştirmiştir. O da çare değilse, sizin için iyi dileklerde bulunacağız:  Şifreniz hep aklınızda olsun, sevdikleriniz sizin şifrenizi unutmasın.

19 Ekim 2011 Çarşamba

KELİME CİMNASTİĞİ



Kafam çok fazla çalışır. Ama gereksiz fazla... Bazen delireyazdığım ve saçma sapan şeylere ATP harcadığım da oluyor. İşte onlardan biri... Geçen gece yatarken aklıma geldi. Tek bir kelimeyi evirdim, çevirdim, bir sürü kelime elde ettim. Alın tepe tepe kullanın. Ne işinize yarayacaksa...



D E N İ R
D E N R İ
D İ N E R
D İ N R E
D İ R E N
D İ R N E
D E R N İ
D E R İ N
D R E N İ
D R İ N E
E D N İ R
E D R İ N
E R D İ N
E R N İ D
E N D İ R
E N R İ D
E D İ R N
E N İ R D
E R İ N D
İ D N E R
İ D R E N
İ N D E R
İ N R E D
İ R D E N
İ R N E D
İ R E N D
İ D E R N
İ N E R D
N E D İ R
N E D R İ 
N E R D İ
N E R İ D
N İ R E D
N İ D E R
N İ R D E
N İ D R E
R E D N İ
R E D İ N
R E N D İ
R E N İ D
R İ N D E
R İ N E D

İşin kötü tarafı, devamı gelecek.

27 Eylül 2011 Salı

DAHA ÇILGIN BİR İSTANBUL İÇİN



İstanbul’da yaşayan milyonlarca insandan biriyim (kaç milyon olduğunu bilenimiz olduğunu sanmıyorum). Her sabah Beşiktaş’tan Levent’e seyahat ediyorum. Normal şartlarda (trafiğin şehir içi sınırlamalara uygun hızlarda aktığı şartlarda) belediye otobüsleriyle o mesafeyi kat etmek 10 dakika sürüyor. Buna duraklarda bekleme süresi de dahil. Özel aracınızla 7-8 dakika olsa gerek. Fakat, İstanbul’un trafik çilesi yüzünden bu yolu 20 dakikada, olağanüstü durumlarda 40 dakikada gidebiliyorum. O nedenle, akşamları dönerken çift vasıtaya binmek ve 15 dakika da yürümek  pahasına bile olsa raylı sistemi kullanıyorum.

Aslına bakarsanız aradaki fark 10-30 dakika, ama 10 dakika ile kıyaslayınca yolun normal süresinin 2-4 katına çıkması eziyet. Sebebi ise Zinicirlikuyu’da yaşanan kargaşa.

Zincirlikuyu denince akla mezarlık geliyor değil mi? Evet, her canlı bir gün ölümü tadacaktır, doğru. Ancak, ne yazık ki benim için Zincirlikuyu=keşmekeş. Metrobüsün aktarma noktası olması sebebiyle oradaki otobüs durakları aşırı kalabalık oluyor. Kaldırım dar ve yolcu sayısı fazla olduğundan, insanlar yolun üstünde veya birbirlerinin üstünde(!) otobüs beklemek zorunda kalıyor. Metrobüse inen merdivenlerin kalabalığında hareket etmenin imkanı yok. Metrobüse binebilmek için de cambaz olmak lazım. Onca yolcu durakta beklerken 5 dakika hiç metrobüs gelmediği oluyor, o ayrı konu zaten. Yukarıdaki otobüs duraklarına ise toplu taşım araçlarının yanaşmasının imkanı yok. Otobüsler yolun ortasında duruyor, siz de arabaların arasından geçerek biniyor veya iniyorsunuz taşıtlara. Duraklara dolmuşlar karargah kurmuş, aniden yola çıkıveriyolar ya neyse, o da ayrı bir konu. Trafik sıkışık olduğu için fazla tehlike yokmuş gibi görünüyor belki ama o karmaşanın içinde her an her şey olabilir. Gözümüz o karmaşaya alışmış olsa da…

Zincirlikuyu, konum itibariyla İstanbul’un Anadolu yakasının Avrupa yakasına kavuştuğu yer. Ayrıca, Avrupa yakasındaki  hinterlandın da şehrin iş merkeziyle buluştuğu nokta. Yani, ta Avcılar’dan gelip Maslak’taki iş bölgesine ulaşmak isteyen de, Kozyatağı’ndaki evinden gelip Levent’teki ofisine gitmek isteyen de Zincirlikuyu’dan geçmek zorunda. Böyle bir noktada, trafiğin gerçekten içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmaz. Hele ki ulaşım altyapınız yeterli değilse…

Hadi trafiği anladım. O konuda yapacak bir şey yok. Peki ya, Zincirlikuyu’da, trafikle hiç alakası olmayan inşaatlara ne demeli? Şu dakika oraya gitme veya oradan geçme imkanınız varsa dikkatle bakın etrafınıza. Metrobüs-metro bağlantı tüneli inşaatı hariç, trafiğe ve İstanbul’a katkısı olacak hiçbir çalışma yok. Üstelik, dört köşenin her birinden neredeyse ikişer tane vinç dikilmiş duruyor. Harıl harıl plaza inşa etme derdindeler. Etraf koca koca bariyerlerle çevrilmiş. Yayaların yürüyebileceği bir kaldırım dahi bırakılmamış. Şantiye alanlarında konteynırlar, vinçler, toz toprak, ortalık yerde açılmış çukurlar, gürültü, görüntü kirliliği, inşaat kamyonları ve kalabalık...

Bu inşaatlar bir gün bitecek elbette, ama sadece o yaya tüneli yüzeydeki insan kalabalığını azaltmaya yardımcı olacak. Bunun haricinde, o noktadan daha çok araç geçecek, çünkü o plazalar tamamlandığında oraya daha fazla insan geliyor olacak. Ve inşaatın biri bitip biri başlayacağından, aslında inşaatlar hiç bitmeyecek. Korkarım ki Zincirlikuyu’da bina yapacak yer kalmayınca, Balmumcu’ya ve oradan aşağıya doğru Barbaros Bulvarı boyunca eski apartmanları yıkıp yerine koca koca binalar dikecekler. Çok şükür, Tat Tower yıllardır bomboş duruyor. Şehrin kalbinde iki tane hayalet öyle atıl vaziyette durup silüetini bozsa da, hizmete girmelerini hiç mi hiç istemiyorum. Yıksınlar daha iyi.

Bunlar İstanbul’un tam ortasında çektiğimiz çileler. Bir de şehrin dört bir yanında devam eden inşaatlar var. Yaşadığımız veya çalıştığımız yerlerde olmasa da hayatımızı etkiliyor, çünkü ben şehrin ana caddelerinde güpegündüz onlarca inşaat kamyonu görüyorum. Hem trafik sıkışıklığına tuz biber ekiyor hem de, kusura bakmasınlar ama, cahil şoförler sürücülerin ve yayaların hayatını tehlikeye atıyor. Buna birisi dur demeli!

Ama kim?

Hükümet İstanbul’u yeniden fethetme projesini gerçekleştirmeye kararlı. ‘Çılgın proje’ adı altında şehrin kalan son boş arazilerini de yerleşime, yeni yollara veya sanayiye açarak kenti iyice yaşanmaz hale getirecekler. İstanbul yeterince büyüyor. Hem de plansız büyüyor. Kendiliğinden büyüyor. Ona bir de büyüme hormonu vermenin kime ne gibi getirisi olacağını anlamış değilim. Birileri zengin olacak belki ama o zenginlikle ne yapacaklar? Ormanı kalmamış, suyu ve denizi tamamen kirlenmiş, havası zehirle kaplı, trafiği nedeniyle ulaşımın mümkün olmadığı bir kentte zenginliği ne yapacaksınız?

Çılgın projeler İstanbul’u daha çılgın bir yer yapar. Evet, doğru. Kentin sakinleri artık sakin olmaktan çıkıp daha çılgın olacaklar; hatta çıldıracaklar. Orası kesin. Çılgın projeden kastedilen buysa diyecek bir lafım yok. Zaten ben kararımı verdim. Bu kadar eziyeti çektiğime değecek kazanımlar elde edemezsem bu şehri terk edip İzmir’e yerleşeceğim. Hem de yakın zamanda… Nasılsa İzmir’e hiçbir hükümet yatırım yapmadığı için kent yavaş büyüyor, hatta büyümüyor da hep sakin kalıyor.

23 Eylül 2011 Cuma

DOĞRU EV YANLIŞ İLAN


En son yazımda, iş ilanlarından bazılarının ne kadar caydırıcı olduğundan bahsetmiş ve gelecek yazıda, emlak ilanlarının içler acısı haline değineceğimi yazmıştım. Sizlerle paylaştığım bu yazı, sadece bazı emlakçıları gocundurmasın lütfen. Bu yazı, dilini doğru kullanamayan herkese yazılmıştır.

Bundan 3 ay önce, Beşiktaş’ta kiralık ev aramaktaydım. Aramalarımı internette yoğunlaştırmıştım. Malum, insan çalışınca dışarı çıkıp sokak sokak ev veya emlakçı araması mümkün olmuyor. Hem internet ne işe yarıyor? Oturduğunuz yerden bilgi edinebilmeye… Ben de başladım emlak sitelerinde kriterlerime uygun ev aramaya. Çeşit çeşit ev, farklı farklı emlakçılar çıktı karşıma. Fotoğraflı ilanlara bakarak evi tahayyül etmeye, ilan metinlerini okuyarak evlerin özelliklerini anlamaya çalıştım.

Onca araştırmadan sonra edindiğim izlenim şu: Türkçe’yi bilmiyoruz. Araya emlakçı koymadan ilanı kendisi veren ev sahiplerini bir dereceye kadar anlayabilirim, ki onların da kendi dillerini bu kadar kötü kullanmalarını anlayamam aslında. Ama, emlakçıların bu konuda dikkatli olmaları gerekir. Kurumsal bir yazı o sonuçta. Yazısını kötü yazmış bir emlakçının saygı ve müşteri beklemesi düşünülemez. Zaten ev arayan kişiler, gidip görmeden bir evi iyice anlayabilmek için internetteki ilanın fotoğraf ve metinlerine muhtaç olduklarından, onlara doğru ve düzgün bilgi vermek gerekmez mi? Emkalçının da işi bu değil mi zaten?

Sözüm tüm emlakçılara değil tabi. Bazı büyük kuruluşlar son derece hassaslar ve işlerini çok iyi yapıyorlar. Fakat, bazıları var ki insan onların Türkçe’yi bilmediklerini, işlerini ciddiye almadıklarını veya her şeyi çok acele ve özensiz yaptıklarını düşünüyor. Her üç durumda da o emlakçıya karşı bir çekince oluşuyor. Ayrıca, evle ilgili anlatılmak istenen de tam olarak anlaşılamadığı için evin tutulacağı varsa da aylarca bekliyor.

Buradan, emlakçıların işlerini kötü yaptıkları sonucu çıkmasın. Öte yandan, ahkâm kesmek de istemem ama, ben emlak işine girseydim çok başarılı olurdum, diye düşünüyorum. Metinleri kuralına göre ve düzgün yazarsanız, evle ilgili biraz daha geniş detay verirseniz aslında, rakiplerinizin on adım önüne geçersiniz. Fotoğrafları da güzel ve temiz çekerseniz talibiniz çok olur. Bir de evleri temiz tutar, bakmaya gelen kiracı adayına derli toplu bir ev gösterirseniz müşteriniz eksik olmaz. Burada ev sahiplerine de biraz iş düşüyor tabi. Ha, bir de ben olsaydım, evlerin hissettirdikleriyle ilgili veya hangi kesimden kişilerin ne için kullanabileceğine dair birşeyler yazar ve duygusal pazarlama yapardım. Mesela, “Bu bahçe katı daire, yaz akşamlarında arkadaşlarıyla birlikte keyifli sohbetler yapmak isteyen çiftler için idealdir. Tabi bekarlar için de…” gibi bir cümleyle, evi bekarlar veya yeni evliler için daha çekici hale getirirdim.

Nerede okuduğumu hatırlayamasam da, İngiltere’de bir emlakçının, rakiplerinden sıyrılmak için portföyündeki evlere tamamen gerçekçi şeyler yazdığını okumuştum. Yani, daire kötüyse açık seçik yazıyor ve kirasını düşük tutuyormuş. Bu emlakçı kısa sürede çok meşhur olmuş ve sitesinin adeta müptelaları türemiş. Ve çok kısa zamanda çok fazla sayıda satış ve kiralama yapmış. Üstelik, kötü diye bahsettiği evler bile emlakçının dürüstlüğünün takdir edilmesiyle alıcı bulmuş. Yani, önemli olan ne sattığın değil, nasıl sattığınmış.

Şimdi, ne demek istediğimi örneklerle biraz daha anlaşılır hale getireyim. Fotoğraflarda üç farklı ilan görmektesiniz. Hepsinde metinler büyük harfle yazılmış. Anlaşılan, küçük harf kullanıp, gerektiğinde büyük harfi yazabilmek için ekstra tuşa basmaya üşenen yazarlar, işi garantiye almış. Ama, bu defa da metinlerde kullanılan cümleler çok kötü olmuş. Birinde hiç nokta yok. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı eserinin 100 sayfalık kısmı gibi... Nokta, virgül noksan. Diğerinde, ekler kesme işaretiyle ayrılmaktansa direk ayrı yazılmış. Sonuncusunda ise yazan kişinin sosyo-kültürel yapısına ilişkin yoğun ipuçları mevcut. Belli ki yazar, Türkçe’yi şiveyle konuşuyor ve kelimelerin nasıl yazıldığından haberi yok. Diyeceksiniz ki, ‘yanlış yazılan kelimeler Türkçe değil’. Olabilir. Mecraya iş çıkaracaksanız, nasıl yapılacağını bilmiyorsanız bile birisine danışınız. Danışmayıp kendi başınıza yaparsanız, o ev aylarca boş bekler.



Bu sadece bazı emlakçıların sorunu değil. Ne yazık ki Türkçe’yi günlük hayatında katleden bir sürü insanımız var ve bu katliam, işe de yansıyor. Pek çoğumuz iş yazışmalarında bile doğru Türkçe kullanmayı beceremiyor. Çekim ekiyle yapım ekini ayıramadığı için hangi ekleri kesme işaretiyle kullanacağını bilemeyen, bağlaçları ayrı yazamayan, noktalamadan haberi olmayan, kelimeleri yanlış yazan o kadar çok insan var ki memlekette. Bütün bunlar ilkokulda öğretiliyor ama boşuna okumuşuz demek ki 5 yıl ya da 8 yıl. Ya da demek ki üniversitede bile dilbilgisi dersi okutulması gerekiyor.

Aslında, bu yazıda, emlak (ki iktisat terimi olarak kullanıldığında emlâk yazılıyor) ilanlarını örnek vererek, ne kadar kötü bir dil kullandığımıza değinsem de, ev bile denemeyecek mekanların ev niyetine kiraya verildiğinden de bahsetmek isterdim, ama onu da ev aramaya giden sizlerin takdirine bırakıyorum.